09 06 2016

Usui Reiki Temelleri - 4

  • Rezonans Yasası

Bu ana kadar enerjinin ve eksi-artı kutuplu­luğun yasalarını detaylı olarak inceledik. Şim­di de niçin hayatımıza bazı enerjilerin ve tec­rübelerin ısrarla girdiğini, bazılannın ise niçin hiç girmediğini araştıracağız. Bu konuya “Re­zonans Yasası" açıklık getirir. Latince kökenli bir kelime olan rezonans, "yankılanma" veya "sesin geri dönüşü” anlamına gelir.

Rezonans Yasası, kişinin dışarıda (etrafın­da) sadece kendi içinde varolan bir şeyin kar­şılığını ya da yankısını bulabileceğini, onu de- neyimleyebileceğini söyler.

İnsan, hayatına sadece kendi iç enerjileri ile temasa geçen dış enerjileri çekebilir. Gün­lük hayatın içinden Rezonans Yasasıyla ilgili olan şu iki örneği verebiliriz: Bir diyapazonun bulunduğu bir odada çeşitli tonlarda sesler üretildiğinde, o diyapazon sadece kendi fre­kansına uygun olan belirli bir tonun karşılığın­da titreşir. Şayet sesin frekansı uygun değilse, diyapazon ilgili tonu algılamaz veya ona titre­şerek karşılık vermez. Veya kısa dalga frekan­sıyla yayın yapan bir radyo kanalı, rezonansı kısa dalga frekansına uygun olduğu için, orta dalga veya uzun dalga yayınlannı yapamaz.

İşte bizim algılarımız için de durum farklı değildir. Bedenimiz ve ruhumuz belirli (ener­ji) frekanslan yayan ve çeken bir nevî radyo is­tasyonu gibidirler. Kişinin frekans alanı, o âna kadar oluşmuş olan bilinç seviyesine uygun­dur. Normal olarak algı organlarımız bu âlem­le ilgili, yani dünyevî frekansla uyumlu olan enformasyonları alabilirler. Ama her zaman öte âlemle ilgili olan, tüm diğer kanallann fre­kanslan da çevremizi kuşatmış bir durumda­dırlar, ancak bizlerin algıları, yani radyo kana­lımızın alıcısı bunlara göre ayarlanmış olmadı­ğı için, onların farkına varamayız. Madde ala­nında varolanın karşılığı manevî ruhsal alanda da bulunur. Bir insan sadece kendi içinde olanlarla rezonans yapabilen konularla ve fi­kirlerle temasa geçer. Belirli içeriklere ve formlara sahip olan İnsanî enerjiler; düşünce­lerden, duygulardan, tecrübelerden, dene­yimlerden ve görüşlerden oluşurlar. Bu enerji­lerin dışarıya yönelik olarak çift yönlü bir etki­leri vardır:

Bunlar bir yönden bireyin baskıladığı du­rumları, insanları ve olayları, yani onun "göl- ge"sini oluşturan enerjileri çekerler. Böylelik­le bütün "gölge", dışanyı ve çevreyi arka kapı gibi kullanarak bireyin hayatına sızar. "Gölge" dışarıda, bireyin çevresinde ve hayatında et­kinleşerek kendisini ifade etme imkânı bulur. Bundan kaçınmak mümkün olamaz. "Göl­ge'mizle yüzleşerek, dış dünyada tamamla­mamız gerektiği halde henüz eksik bıraktığı­mız şeyleri görürüz. Dışımızdaki dünya, henüz farkına varamadığımız, eksik kalan şeyleri bi­lincimize entegre etmemiz için bizi uyarmak görevini üstlenmiştir.

Diğer yönden bireysel enerjilerimiz, dışa- nya yaydığımız enerjileri de çekerler (benzer benzeri çeker). Aynı zihniyeti taşıyan, aynı ya­şam duygusuna ve dünya görüşüne sahip olan insanlar, genellikle bir araya gelerek gruplaşır­lar. Bu gibi gruplar, arkadaş çevrelerinden, parti üyelerinden, partnerlik ilişkilerinden, aynı hobileri uygulayanlardan ve buna benzer faaliyetlerde bulunan kişilerden oluşurlar.

Bireyin kişisel bilinç alanı veya kişisel bi- linçdışı neyle ilgileniyorsa, dışarıda da onlara uygun olan olayları ve kişileri bularak kendine çeker. Çok daha basit bir ifadeyle: "Tencere yuvarlanır, kapağını bulur." Bilinçdışı ve bilinç formlannın içerikleri birbirlerine benzeyen ki­şiler karşılaşırlarsa, bir uyum içine girerler. Onlann bu uyumdan memnun olup-olmama- larının bir rolü olmaz.

İnsanın çevresi veya dış dünyası bir ayna gibidir. Aynaya baktığımızda, her zaman ken­dimizi görürüz. Birisi ötekinin davranışına kız­dığında, bu, kızdığı davranışın aslında kendi­sinde de bulunduğunu gösterir. Çünkü öyle olmasaydı, o uygun rezonansı taşımaz, birlikte titreşmez, öfkelenmez ve ilgili davranışı sakin­likle karşılardı. İnsan, kendi içinde mevcut ol­mayan, ve ilgilenmediği bir içeriği dışarıda deneyimleyemez. Birisinin tutumu beni kızdı- rıyorsa, öncelikle kendi içimde yankılanarak beni titreştiren ve ortak salınımına çeken enerjiyi araştırmam gerekir. İnsanın çevresi tıpkı bir ayna gibi olduğundan, dışarıyla ilgili mücadeleleri kazanabilmeyi amaçlamak an­


 

lamsızdır. Neticede insan dışarıda yalnızca kendi bireysel "gölge "siyle, kendi kişilik bö­lümleriyle, kısacası kendi kendisiyle mücade­le etmektedir. Aynadaki görüntüyle savaşır­ken, bu mücadeleyi kim kazanır? İnsan sabah­ları kalktığında asık suratına bakmak zorunda kalmamak için banyodaki aynaya mı vuruyor? Ben aynanın karşısında tebessüm edersem, aynadaki görüntüm de bana tebessüm ederek karşılık verir. Aynaya üzgün bakarsam, ayna­daki görüntüm de bana üzgün bakar. İşte bi­reysel sosyal çevrede de bu, tıpkı böyledir. Çünkü bireysel yaşam durumları da kişinin ay­nadaki birer yansıması gibidirler. Bu görüntü­leri inceleyerek kişi kendini daha iyi tanıyabi­lir. İlgili bağlantılar tümüyle fark edildiğinde, herhangi bir şey uğruna veya herhangi bir şe­ye karşı dışarıda sürdürülen mücadelelerin hepsi gülünç hâle gelirler.

Dışanda hoşlanmadığım bir şey olduğun­da, bu, dikkatimi kendi içime yöneltip değer­lendirme yapmak zorunda olduğumu gösterir. Farkında olmama rağmen, kendimle mücade­leyi dışarıda sürdürme itkisini hissediyorsam, buna devam etmeliyim. Çünkü bunu izleyen yansıtma evreleri giderek bu mücadelenin an­lamsızlığını açığa çıkaracaktır. Bir zaman sonra, yansıtmalarla birlikte mücadele etme itkisi de azalarak kaybolacaktır. Dışarıdaki mücadele­de sarf edilen enerji, aslında çok daha faydalı alanlarda kullanılabilir. Bu enerji, insanın kendisini tanımasında, bireysel gelişiminde, yaratıcı ve üretici olmasında faydalı olabilir. Dışarıyla mücadele etmektense, dışarıya yö­nelik önerilerde bulunmalı, tecrübelerimizi ve bilgilerimizi dışarıyla paylaşmalıyız. Çünkü: Yüklenerek ve baskı yaparak illâ ki dışarıyı ik­na etme gayesini güttüğümde, zıt kutuplu enerjilerin devreye girmesiyle, dışarıda sa­vunma, reddetme ve kapanma hareketlerinin üremesine sebep olurum. Bir şeye ulaşmak is­tiyorsak, bunu ancak o konuda öneriler getire­rek başarabiliriz. Sunulan önerinin kendisine fayda ve kazanç getireceğini gören kişi, bu öneriyi kabul edecektir. Başkaları bize uygun öneriler getirdiklerinde onlan kabul ederiz, bize baskı uyguladığında ise, kendimizi kapa­tırız.

Henüz gerekli anlayışa sahip olmayan biri­si, gerçekten ona yararlı da olsa tekliflerinizi asla kabul etmez. Hele bir de ona bu konuda baskı uygularsak veya onunla mücadeleye gi­rişirsek, bunu tamamen reddeder. İçinde bu­lunduktan gelişim düzeyleri veya idrak du­rumları nedeniyle birçok insan kendilerini mücadele vermek zorunda hisseder ve dışa­rıyla mücadele ettiklerini zannederek, aslında kendi içleriyle sürtüşür-dururlar. Bir zaman sonra bu insanların da bilinçleri gelişerek öy­le bir seviyeye ulaşır ki, verdikleri mücadele­nin anlamsızlığını idrak ederler.

İnsan gerçeği algılamak için, kendi içinde buna uygun bir karşılığa ihtiyaç duyar. Ancak kendi içinde bir enerjetik titreşim oluştuğun­da, o şeyi kabul ederek, onunla birlikte salını- ma girebilir. İnsanın dünya görüşünü belirle­yen şey, onun iç enerjilerini meydana getiren, o âna kadar geçirmiş olduğu tecrübelerdir. Milyarlarca farklı insan varolduğu gibi, milyar­larca farklı dünya görüşü de vardır. O âna ka­dar edinilmiş olan dünya görüşünün dışında kalanlar algılanamazlar. Dolayısıyla belirli bir toplumun içinde salt rasyonel ve bilimsel bir dünya görüşüyle yetişen bir insan, az tecrübe yaşayacaktır. Yaşadığı bu tecrübeleri de ya kendi dünya görüşü ile yorumlayacaktır ya da daha da kolay bir yol olan bu tecrübeleri bas­tırma yolunu seçecektir. İnsan her zaman ge­çirdiği tecrübeler doğrultusunda kararlar alır. Kendisini başka yaşam alarlanna açmayı da seçebilir. Bu gibi bir seçim, başına farklı şey­lerin gelmesine ya da yaşadığı olayları daha farklı bir biçimde yorumlamasına neden olabi­lir. Ancak bunun ön koşulu insanın içini açma­sıdır.

Tarafımızdan "pozitif" veya "negatif” olarak değerlendirilseler bile, esas itibariyle bütün olası özellikler her insanda bir parça mevcut­tur. Çünkü insan, birliğin bir parçasıdır. Birey­sel bilincin kaynağı kollektif bilinçtir. Kollektif bilinçte de muhtemel bütün İnsanî özellikler yer alır.

Gelişim düzeyine göre insan, her iki ucu da yaşayıp-öğrenerek, zıt kutuplu enerji formları­nı birliğe dönüştürmüştür. Zıt kutuplar, birleş­miş olacağından dolayı, bir rezonans oluşması gereği de ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla artık bunlara uygun karakter özelliklerini yaşamak zorunda da olmayacaktır.

İnsan özellikle kendi yaşam görevine uy­gun olan enerji formlarına daha fazla değer ve­rir ve ilgi gösterir. Bu nedenle, doğal olarak in- sanlann öncelikleri, ilgi alanlan, deneyimleri, bakış açılan, fikirleri ve görüşleri farklı farklı­dır.

Rezonans Yasası, dışanda, içimizde bir re­zonans yaratan şeylerle karşılaştığımızı ifade eder. "İçimde rezonansı bulunuyor" demek, dışarıda karşılaştığım şeylerin “gölge”mde bastırdığım şeyler olduğuna işaret eder. Yani başıma gelen şeylerden ve olaylardan ders çı­karmak ya da bunlardan bir şeyler öğrenmek zorunda olduğumu gösterir. Kötü hadiseler te­kerrür ettiği sürece, öğrenilmesi gerekenleri henüz öğrenememişiz demektir.

“Rezonansımın bulunmasr’nın bir başka anlamı da, dışanda hep kendimle karşılaştı­ğımda. Dışarısı, çevrem ve bilincim bir bütün oluşturarak benim "kendiliği’mi meydana ge­tirirler. Dışansı ile anlaşamadığımda, kendim­le ilgili bir sorunum var demektir.

Burada varoluşun öznelliği netleşiyor: Bir insanın hayatında, sadece rezonansının bu­lunduğu şeyler yer alırlar. Ancak zihinsel/ruh­sal yapılar ve yaşam görevleri her insanda bir­birlerinden çok farklı olduğundan, hiçbir birey sonsuza kadar bir başkasıyla tıpatıp aynı rezo­nansa sahip olamaz.

Her insan dünyayı kendisine ait olan birey­sel tarzıyla yaşar. Rezonans, karşılaştığımız her insanın gelişimimiz için bize kazanç geti­recek bir içeriğe sahip olduğunu söyler. Bu­nun tramvayda veya cafede karşılaştığım her­hangi bir insan olması hiç farketmez. Bizde bir rezonansı bulunmayan insanlar ise, bizim için yokturlar!

  • ► Rezonans Yasası’mn Özeti

Dışanda sadece, bizde rezonansı bulunan şeyleri deneyimleyebiliriz. Bizim rezonansı­mız bireysel bilinç halimize, yani zihin yapımı- za bağlıdır. Dolayısıyla hayatımıza sadece ya­şam görevimizin ve bilinçlenme sürecimizin bir parçasını oluşturan belirli enerjiler girebi­lirler.

"Gölge"ye ittiğimiz her şey, bize kendisini dışarıda gösterir. Öğrenmek zorunda olduğu­muz her şey, karşımıza dış âlemde çıkar. Bizim ne olduğumuz, bize dışanda gösterilir.

Bilincimiz ve bizi bize yansıtan dış âlem bir birlik oluşturarak, "kendiliği"mizi meydana getirirler.

►► Rezonans Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular

  • Hangi kesin durumları ve olayları hayatı- niza çekiyorsunuz? Hangi enerjilerle rezonan­sınız bulunuyor?
  • Hangi insanlara ve olaylara yakınlık duyu­yorsunuz?
  • Hangi zıt kutuplan hayatınızdaki olaylarla doğrudan ilişkilendirebiliyorsunuz?
  • Bu ilişkilendirme neticesinde bilinçli ha­yatınızın ve yaşam plânınızın bir parçası ola­rak hangi zıt kutuplar sıklıkla göze çarpıyorlar?
  • Bunlan tespit ettikten sonra, kendinizi öncelikle bu zıt kutupluluğa adayarak gerekli öğrenme tecrübelerini yapmalısınız. Yapıyor musunuz?
  • Dışandan size yaklaşan hangi enerjileri almayı reddediyorsunuz?
  • Çektiğiniz olaylara kendinizi bilinçli ola­rak mı kapatıyorsunuz?
  • Hayatınızda sürekli tekerrür eden prob­lemler hangileri?
  • Hayatınızda birbirlerine benzeyen zor- luklan kırmızı bir çizgiyle belirleyebiliyor mu­sunuz?
  • Hayatınızdaki zorluklar hangi tipteler?
  • Hayatınızdaki sorunları ve zorluklan üzer­lerinde durarak bilinçli olarak işlediniz mi, yoksa onlardan sadece kaçtınız mı?
  • İtki Yasası

Buraya kadar, yaşamın zeminini oluşturan temel evrensel yasalan tanıdık. Düzen, zıt ku­tupluluk ve enerji dengeleri hakkında bilgi edindik. Sadece bizde rezonansı bulunan şey­leri hayatımıza çekerek deneyimleyebileceği- mizi öğrendik. Öğrenme sürecimizin bir parça­sı olan enerjilerin hayatımıza girerek kendile­rini gösterebildiklerini biliyoruz. Bu gibi du­rumlar ve olaylar karşısında ne yapmamız ge­rektiğini biliyor muyuz? Kendimizi ve gelişi­mimizi nasıl değerlendirmeliyiz? Bireysel davranışlanmızın ölçüsü ne olmalı? İşte bütün bu sorulan İtki Yasası yanıtlar

Hayatımızdaki en önemli yasalardan birisi İtki Yasası’dır. Bu yasa, bilinç ve gelişim sevi­yemizin durumuna göre yaşamak zorunda ol­duğumuz uygun ihtiyaçlan ve itkileri ya da dürtüleri, içimizde taşıdığımızı söyler.

İtkilerimizin bir çoğunu bilinçli olarak algı­layabiliriz. Ama bunlar, bizleri eyleme sevke- den düşünceler veya duygular olarak kendile­rini gösterirler. Bunlann birçoğuna çok önem­li olmalanna rağmen ya dikkat etmeyiz ya da onlan kulak arkası ederiz. Sadece yüksek ses­li itkilerimizi duyabiliriz. İçimizdeki ince itkile­ri duymazdan geliriz ve hatta algılamayız bile. İnsanın temel ve önemli itkilerini algılayama- ması durumunu bir uykuya benzetebiliriz. Uyumuş olduğumuzu ancak uyandıktan sonra anlanz. Neredeyse bütün insanların farkında olmadan uyuduklarını anlamamız da sarsıcı bir olgudur.

Uyandığımızda neleri-nasıl yapmamız ge­rektiği bilgisinden yoksun durumda oluruz. Bi­reysel itkilerimizi tekrar algılamamız da zaman gerektirir. Bu, kolay bir süreç olmasa da, hiç kimse bu sürece bir kere olsun başlamaktan kaçınamaz. Hayatta değişim yaratmak için en uygun zaman, her zaman “şimdi' dir. İtkilerimi­zi bastırıp onları yaşamazsak “gölge"mizi bes­lemiş oluruz.

Gerçek kişiliğimize ulaşabilmek için "göl- ge’ mizi tasfiye etmemiz gerekir, ama biz bu­nun tersini yaparak "gölge’mizi gücünü artır­maya zorlanz. Sonuçta bir gün gelir "gölge’miz hayatımıza zorla giriverir. "Gölge’’miz bir kez böyle bir güce ulaştığında, artık onda öyle çok


 

enerji birikmiş olur ki, bizi bazı yaşam durum- lanna sokarak, bastırmış olduğumuz içerikler­le engellenemez bir şekilde yüzleştirir. Bizler de bu yaşam durumlarını kader, hastalık, ızdı- rap, dert veya talihsizlik olarak değerlendiri­riz. Genellikle, bu olayları ve durumları yarata­nın aslında kendimiz olduğunu unutmak bize çok kolay gelir.

Hayatımızda sadece ruhumuzdan (psişe- den) gelen itkiler yer alabilirler. Bunlar, yeni bir bilinç düzeyine varmamız için, bizi belirli davranışlara sevk edici itkilerdir.

Maddenin kendisine ait bir davranış irade­si veya itkisi bulunmaz. Ölü bir beden doğa­nın ve maddenin yasalarına tâbi kalarak çürür. Yani, ölü bir beden kendiliğinden hareket edemez. Buna karşın, canlı bir bedenin ve ya­şayan bir insanın, onu harekete ve yaşamaya sevkeden itkileri vardır. Bu itkilerin kaynağı da ya bilinç ya da bilinçdışıdır ve davranışları yaratırlar. Bu davranışlar ya bedene ya da madde-üstü şeylere yönelik olurlar. İtkiler in­sanın ruhundan doğarlar ve kendilerini farklı şekillerde ifade ederler. Meselâ her gün ye­mek yeme, uyuma, hareket etme gibi itkileri duyumsarız. Bunlar, zihnimizin değerli taşıyı­cısı olan bedenimize bakmamız için gerekli olan, bedene yönelik temel itkilerdir. Öyle it­kiler de vardır ki, madde-üstü hedeflere ve maneviyata yöneliktirler. Meselâ iletişim ihti­yacı, başkalanyla beraber olma arzusu ve ge­lişme isteği bu gibi itkilerle motive edilir. İtki Yasası, itkilerin ve içgüdülerin kesinlikle ya­şanmaları gerektiğini söyler, çünkü bütün bu itkileri "kendiliği"miz yaratır.

İtkileri sürekli olarak bastırmakla ilgili en göze çarpan örneklerden birisi cinselliktir. Cinselliği ne kadar az yaşarsak, onu ne kadar çok bastırırsak, onun itici gücü de o oranda güçlenerek zaptedilemez bir hâl alır. Yaşama­dığımız ve bastırdığımız cinselliğimizi dışanya yansıtırız ve bu yolla, bastırdıklarımız için bir subap ararız. Bu projeksiyonlar kendilerini seks dergilerinde, porno filmlerinde ve ben­zeri materyallerde gösterirler. Bunların etkisi kısa süreli olsa da, bastırılan seks itkisini bi­raz olsun hafifletmeyi amaçlarlar.

Bir başka projeksiyon ise, sürekli olarak göklere çıkanlan güzellik kavramıdır. Her gün gözümüzün önünden ideal güzellik örnekleri geçirilirken, biz de bu ideale uygun olmadığı­mız için kendimizi yetersiz hissederiz. Kendi­mizi sevmediğimiz, kabul etmediğimiz ve gü­zel bulmadığımız için, güzel olanı dışarı yan­sıtarak, dışandaki güzelliklere tapınınz. Ken­dimizle idealimiz arasındaki farkı algılarız. Böylelikle hissettiğimiz yetersizlik kompleksi daha da güçlenir ve kendimizi hor görme nok­tasına kadar geliriz. Ne kadar üzücü bir süreç­tir bu! Sadece kendimizi kabul edemediğimiz, sevmediğimiz, ihtiyaçlarımızı bastırdığımız, it­kilerimizi yaşamadığımız ve dışarıya yansıta­rak dev boyutta bir "gölge’’yi oluşturduğumuz için ortaya çıkarlar bütün bunlar.

Benzeşim ve Rezonans Yasalan’ndan bildi­ğimiz gibi, dışarıda, içimizdekinin aynadaki görüntüsünü deneyimleriz. Bireysel rezonans nedeniyle, belirli bir durumun sorumluluğu, ona iştirak eden tüm katılımcılarındır. Buraya kadar bana katılabilirsiniz. Ancak ilgili durumu bir taciz veya tecavüz vakasına uyarladığımda itiraz edebilirsiniz. Ama bu, prensibi değiştir­mez. Suçu işleyenle kurban aynı mesuliyeti taşırlar. Hukuk sistemimizin bunu farklı şekil­de yargılıyor olması, içinde bulunduğumuz şartlarda en uygun olanıdır. Buna rağmen he­pimizin ortaya çıkan olaylarda aynı sorumlulu­ğu taşıdığımızı bilmeliyiz, bir taciz veya teca­vüz vakası için de geçerlidir bu. Toplumda


 

zincirleri vuranlar bizleriz. Belirli bazı alanları hayatımızdan çıkarmaktan hoşlanıyoruz ve bunları, "kötü" diye bellediğimiz için bastırı­yoruz. Bu alanlara iktidar, zor kullanma ve cin­sellik konulan da dahildir. Taciz veya tecavüz, itkileri sürekli bastırmanın yol açtığı en uç ifa­de şeklidir. Bunu söylerken niyetim, bir tacizi veya tecavüzü haklı çıkarmak ya da savunmak değil. Ben sadece böyle bir vakanın arka plâ­nına dikkat çekmek istiyorum. Bir yol aynmın- dayız. Buraya kadar anlatılanlara sessizce onay vererek kafa salladıysanız ve söylenen­leri mantıklı bulduysanız, artık gerçeği kendi­nize itiraf etme ve sorumluluk alma vaktiniz gelmiş demektir. Ben burada oturup şu satır­ları yazarken, şu anda cereyan eden bir taciz veya tecavüz olayını engelleyemem, ama en büyük yaşam görevime, kendi içime yönelir­sem, varolan durumun bütününde iyileşme sağlamaya katkıda bulunabilirim.

İktidar, zor kullanma ve cinselliği temsil eden itkileri bastınyoruz. Bunlara "kötü" diyo­ruz Bu itkileri, henüz daha zayıflarken ve orta­ya çıktıkları anda yaşamayı seçersek, giderek büyüyen, daha da çok güçlenen ve bir zaman sonra hiç zaptedilemeyen bir "gölge” haline getirmemiş oluruz. Gelin, tekrar çocuklar gibi olalım ve ihtiyaçlarımızın peşinden gidelim!

Şimdi tipik bir tecavüz vakasını inceleye­lim: Bir erkek, üstün olan beden gücüyle zor kullanarak, bir kadınla cinsel ilişkide bulunu­yor. Peki, bu durum nasıl bu noktaya gelebil­di? Bunu şöyle açıklamak mümkün: Kurban konumundaki kadın; cinsellik, zor kullanma ve iktidar konulanyla itki bazında sürekli olarak karşılaşmış olmasına rağmen, bunları hiç yaşa­mamış, bu itkilerini hep bastırmış ve itmiş bi­risidir. Yani o, bu konuları enerji içerikleri ha­linde biriktiren bir "gölge" oluşturmuştur. Za­man içinde giderek bu "gölge” büyümüştür.

Kadının "gölge”si bir yönüyle kendisine denk ve diğer yönüyle de kendisine zıt olan enerji­ler için oldukça kuvvetli bir çekim gücü geliş­tirmiştir. İşte tıpkı bu durumun bir benzerin­den bir erkek de geçmiştir. Böylece o da kadı­nın "gölge”sini çeken bir "gölge" oluşturmuş­tur. Bu insanların her ikisi de, oluşturdukları "gölge’leriyle ve dışanya yönelterek yaşadık- lan kişilikleriyle birbirlerini çekerler. Tecavüz olayı gerçekleşir. Kadına, hayatı boyunca ya­şamaktan kaçınmış olduğu alanlar zorla göste­rilir. Kadın en geç bu noktada, bu olaydan öğ­renerek ve anlayarak ilgili alanları yaşamına entegre etmek zorunda kalır. Prensipte erkek de kadından farklı bir şey yapmamıştır. O da zorla yaşamak mecburiyetinde kalana dek, il­gili itkilerini sürekli olarak bastırmış ve en so­nunda bu itkilere teslim olmuştur. Kadın, bu konuları o kadar uzun süreyle bastırmıştır ki, artık çok güçlenen “gölge'si, her ne şekilde ve ne pahasına olursa-olsun, ona bu konulan ıs­rarla yaşatmak istemiştir. Erkek ve kadının yer aldığı tecavüz vakası, aslında her ikisi için de çok acı ve anndıncı (tasfiye edici) bir tecrübe­dir. Kadının "gölge ’si de tıpkı erkeğin "göl- ge ’si gibi, böyle bir çıkışla kendisini dışanda ifade etme yolu bulmuştur

Kadın, yaşadığı bu tecrübeden hemen der­sini alıp-öğrenebilir. Erkek ise, bu tecrübesi nedeniyle yargılanıp-cezaevine girdiğinde, kendisini zor kullanmaya sevk eden bu enerji­lerle ilgilenmek ve bunları incelemek için za­man bulacaktır Erkek bu vakada tamamen bi­linçli olarak hareket ettiği (genellikle bunun böyle olduğu kabul edilir), yani tecavüz ettiği için, elbette uygun bir zamanda bu enerjetik dengesizliği ortadan kaldıracak etkide olan bir tecrübeyi yaşamaya maruz kalacaktır.

Burada kadının ortaya koyduğu sebep, kendi kişiliğine ait bir parçayı bastırmaktı ve sebebi izleyen sonuçta da tecavüze uğradı. Erkek, kadının kişilik parçasına zıt bir yaşam da sürmüş olabilir. Çünkü zıtlar da birbirlerini çekerler. Erkek; cinsellik, zor kullanma ve ikti­dar konularını örtülü bir biçimde yaşadığı için, negatif bir spiralin içine çekilerek bu duruma itilmiş de olabilir.

Tabii bu, tecavüze sürükleyebilecek olan olası sebeplerin içinden bir tanesinin açıkla­masıdır. Buna rağmen bu olay, yaşanan hadi­seden her iki tarafın da eşit oranda sorumlu olduğu prensibinde hiçbir şey değiştirmez. Tecavüz hiçbir şekilde haklı çıkarılamaz, ona yol açan sebeplerin anlaşılmasıyla bile bu mümkün değildir. Toplum, suçu işleyeni ma­saya yatırmak zorundadır. Ancak toplum, kur­bana karşı sergilediği ilgi ve anlayışın, göster­diği sempatinin yanı sıra, kurbanın bilinçlen­mesini sağlamayı da kendine görev edinmeli ki, gelecekte benzer durumlar tekerrür etme­sinler.

Eğer itkilerimizi bastırırsak, varolan gizli kalmış kabiliyetleri, yetenekleri ve yapabilir­likleri de bastırmış oluruz. Bu yönlerin, olgun­laşma sürecinde ne kadar önemli olduklarını daha önce inceledik. Demek ki, kişiliğimin parçaları olan bu gibi yönleri bastırdığımda, onları "gölge"me itiyorum ve böylelikle, bu yönde açık vererek eksik kalıyorum. Örneğin belirli durumlarda, cesaretle fikrimi ortaya sü­rüp kabul ettiremiyorsam, ikna kabiliyetimle ilgili eksiklikten ötürü, sürekli tekerrür eden benzer durumlan yaşar ve zıt kutuplardan ek­si uçta olanına geçerim. "Gölge" eksi ucu den­gelemek ısrarındadır. Bu noktada Rezonans Yasası beni, ikna kabiliyetini etkin bir şekilde kullanarak, yaşayan insanlarla ve bu konuyla ilgili olaylarla temasa geçirir. Bu, genellikle üzeri örtülü bir şekilde cereyan eder. Bir itki artı uçta da (örtülü olarak) yaşandıktan sonra, artık eksi uca doğru yönelmez. Ortadaki doğru olan ölçü, altın yoldur.

Bu durumu gerçekleştirebilmenin kişinin bilinç durumuna bağlı olduğunu biliyoruz. Ör­neğin, eğer ikna kabiliyetimi kullanmadan ya­şamaya devam edersem, bu açığı kapatabil­mem için, ikna kabiliyetini başarılı bir biçim­de kullanarak (ya da hiç kullanmadan) yaşa­yan insanlarla yüzleştirilirim. Bununla bana, bu alanda öğrenmem gereken şeylerin oldu­ğu, bu konuda gelişmek zorunda bulundu­ğum, itkilerimi izleyerek ve kişisel bakış açıma sahip çıkarak, ikna kabiliyetimi geliştirmem gerektiği gösterilir.

Ancak bizler genellikle bu gibi durumlan tersinden yorumlarız. Böylesi durumlarda ikna kabiliyetimizdeki acizliğimizin doğrulandığını görerek boyun eğeriz. Yani negatif spiral, yapı- lanıp-büyümeye devam eder. Acizliğimiz tas­dik edildiğinden, acıdan kaçınmak amacıyla onu bastırmaya devam ederiz. Fakat bu yolla, sadece aynı durumlarla sürekli olarak karşı­laşmaktan başka bir şey elde edemeyiz.

İçinde bulunduğumuz durumlan inceler ve hangi itkileri yaşamadan bastırdığımızı tespit edersek; hangi kabiliyetlerimizi, yetenekleri­mizi ve yapabilirliklerimizi geliştirmediğimizi görürüz. İtkilerimizi yaşamayı öğrenelim! Bu, bütünleşme yolunda ilerlemenin ön koşulu­dur.

Elbette bunun bize getirisi, hayatta daha az acı yaşamak olacaktır. Hepimiz öğrenmek zorundayız. Negatif spirallerden ve yerleşmiş kalıplardan kurtulacağız, daha fazla yaşama sevinci duyarak, kendimizi bundan öncesine göre daha mutlu hissedeceğiz.

İtkilerin yaşanmasını engelleyen iki temel faktör vardır: Bireyin vicdanı ve toplumun vic­danı (ya da insafı).


 

Toplumun da bir "gölge’si vardır. Toplu­mun "gölge”si kendisini genellikle yazılı olma­yan yasalarla, kural olarak benimsenmiş ilke­lerle, değer yargılarıyla, gelenek ve görenek­lerle o anki mevcut görüşlerle ve: "Yapılmaz!" denilen davranış biçimleriyle ifade eder. Kol- lektif değerler sistemi, zaman içinde büyüye­rek oluştuğu için, onun hemen bugünden yarı­na değiştirilmesi mümkün değildir. Ancak kol- lektif değerler sisteminin bizim bireysel geli­şimimize engel teşkil eden kısımlarından kur­tulamadığımız sürece, bunlar davranışlarımız­da belirleyici olmaya ve "kendiliği’’mizi kısıt­lamaya devam edeceklerdir. Ancak bunu yap­maya çalışırken, her zaman birlikte yaşadığı­mız insanların haysiyetlerine dikkat etmeli, ayrıca kendilerini açarak gerçekleştirme öz­gürlüklerine de saygı duymalıyız.

Yine de, kendimize itkilerimiz için kolayca birçok serbest alan yaratabiliriz. Çevremizde­ki kişiler bu serbest alanları reddetseler ve hatta başkalarının da bu alanlarda yaşamaları­nı istemeseler de, bizler, başkalarının gelişim­lerini kısıtlamamak kaydıyla, bu haktan yarar­lanmayı bilmeliyiz. Kendimizi, bize uymayan ve bu güne kadar sadece diğer kişileri mem­nun etmek için karşıladığımız toplumsal ve ai­levî beklentilerden serbest kılmalıyız. Böyle yaparsak, maske kimliğimizin negatif olan ya­nından kurtulabiliriz.

Lokantada yüksek sesle gülme arzusuna kapıldığımda, bunu yapmalıyım. Lokantadaki diğer müşteriler beni: "Yemek yerken yüksek sesle gülmek doğru değil!" anlamını veren imalı bakışlarıyla ayıplasalar bile. Veya sevgi­lime yolun ortasında sıkıca sanlarak, onu öp­mek ihtiyacı hissedersem, bunu yapmalıyım. Başkaları bu hareketimi "ahlâksızlık” olarak ni- telendirseler ve bu gözle bakıp kızsalar bile, arzuladığım bu ihtiyacımı karşılamalıyım.

Kızgınlığın, sadece kişinir kendi içindeki rezonans tarafından yaratılan bir ifade olduğu­nu artık biliyoruz. Duygularını toplumda açık­ça göstermeye cesaret edemeyenler, başkala- nmn da bunu yapmalarını kabul edemezler.

Bizi sınırlayan normlardan ve değerlerden kurtulalım, çünkü bunlar yaşama "hayır!" de­mekten başka bir şey değildir. Yaşama, duy- gulanmıza ve itkilerimize "evet!” diyelim.

Bu noktada, birisine vurma veya birisini öl­dürme ihtiyacı duymanın da bir itki olup-ol- madığı sorusu insanın aklına gelebilir ve bu­nun yaşanması gereğine itiraz edilebilir Ön­celikle karşımızdaki insanın haysiyetine saygı gösterilmesi gerektiğini tekrar ettikten sonra, o güne kadarki gelişim düzeyleri ve bilinç se­viyeleri nedeniyle böylesi durumlarda kendi­lerine hâkim olamayacak insanlann her zaman varolabileceklerini hatırlatalım. Bunun da öte­sinde, yaşanacak bir olay öyle veya böyle, ger­çekleşecektir. Bir insanın bilinci gelişerek da­ha yüksek düzeylere ulaşmışsa, o insan kendi­sine hâkim olabilir. Eğer bura rağmen kendi­sine hâkim olamamışsa, daha önce gördüğü­müz gibi, o da bu davranışının sonuçlannı öğ­renecek ve dersini almak zorunda kalacaktır. Yani: Kendinizi öğrenin! Kendi duygulannızı, ihtiyaçlanmzı ve itkilerinizi tanıyın. Onlan ka­bul edip-yaşayın! İtkilerinizden hangileri top­lumla, çevrenizle, ailenizle ya da arkadaş gru­bunuzla çatışıyor? Bunu araştırın. Daha sonra da, bu itkileri yaşamanızla acaba bir başkası­nın gelişimi kısıtlanıyor mu, bunu araştırın Kaçınma sebebiniz sadece başkalarının bu yaşantıyı reddetmesi ya da suçluluk duygusu mu? Yoksa sebep, yetersizlik kompleksleri ve "gölge” mi? Eğer durum bu ise, dönüştürme cesareti gösterip bu itkileri yaşamalısınız. Herkes olmasa da, çevrenizdekiler buna alışa­caklardır. Unutmayın! Bu, başkalarının değil,

sizin hayatınız.

Vicdanınızı denetleyerek bu doğrultuda nelere boyun eğdiğinize bakmalısınız. Vicda­nınızın büyük bölümünü ebeveyninizin davra­nış çizgisi ve içinde yaşadığınız toplum şekil­lendirir. Eğer vicdanınızın potansiyel yapısı bunlarla örtüşmüyorsa, kendinizinkine kulak verin.

Sayılamayacak kadar çok itkilerimiz vardır. Bunlardan bazılarını giderek dönüştürürken, bazılannı ise hiç dikkate almayız. Yine bazıla­rı bilinçaltımızın derinliklerinde yerleşmiş ol­duklarından, onları algılayanlayız bile. Ancak dışa vuran bir itkinin kaynağı ne kadar derin­deyse, onu yaşadığımızda bizi o ölçüde mutlu eder. Sahip olduğumuz, varolan en derin, en güçlü ve en "temel itki”, içinden çıkıp geldiği­miz "birliğe geri dönüş” itkisidir. Dolayısıyla bunun farkında olmasak bile, aslında yaptığı­mız her şey bu itkinin üzerine kuruludur. Di­ğer tüm itkilerin kökeninde bu itki bulunur, diğerleri sadece bu itkinin başka birer yönü­dür. En derin itkimizi, yani "birliğe geri dönüş” itkisini gerçekleştirmek arzusu ile bugünkü gelişim durumumuz arasında bir çelişki var ve biz bu çelişkiyi ancak öğrenerek aşabiliriz. Öğ­renmek amacıyla, gerekli olan tecrübeleri sü­rekli olarak ve bir zorunluluk halinde yaşıyo­ruz. Şu andaki bilincimizle algılayabildiğimiz "yan itkileri" izliyoruz, ama bunlar aslında "te­mel itki ’nin başka yönleridir ve kaynaklarını "kendiliği”mizin temel itkisinden alırlar. Bun­lar bizi, ders alacağımız acı verici durumlarla temasa geçirirler. Yaşananlardan bir ders çı­kardığımızda, şimdiye kadar sivrilen itkileri­miz çözülürler ve ardından başka itkilerimiz öne çıkarlar. İtkiler yaşandıkça çözülürler, çö­zülenlerin yerine daha derinde bulunanlar bi­lince çıkarlar. Bunlar, bu çözülen itkilerin bas­kısı altında kaldıklarından, daha önce bilince çıkamayan itkilerdir. Böylece adım adım ken­di arketip özellikli itkimize, "birliğe dönüş it- kisi”ne yaklaşırız. Bu kök itkiyi (ya da temel it­kiyi) hissettiğimizde, bir dönüm noktasına varmış oluruz. Bu noktadan itibaren artık bi­zim için, bizi gerçek birliğe gittikçe daha çok yaklaştıran itkiler önemli olmaya başlarlar. Bu dönüm noktasından önce, en derinde olan bu temel itkiyi hissedebilmek uğruna, bilincinde olmadan bütün itkilerimizi yaşayarak öğren­me gayreti içinde oluruz. Bundan sonra ise, eve dönüş yolculuğuna başlanz. Daha önceki yol, bizi anavatanımızdan uzaklaştınyorken, bu yol, anavatana yaklaştınr.

İşte insanın kendi itkilerini yaşamaya yö­nelik talebinin sebebi de budur. Ne kadar çok itkimizi yaşar ve aşarsak, birlik hedefimize o kadar çok yaklaşırız. Bu yol, sanki ters istika­mete doğru gidiyormuş gibi görünse de "ne kadar uzaklaşırsam, o kadar yakınlaşınm” pa­radoksu ile açıklanabilir. Bizler farklı gelişim evrelerinden geçtiğimizden, farklı itkilere sa­hibiz. Bu durum hepimizi benzersiz kılıyor. İt­kilerimiz, evrimleşme seviyemizin ifadeleri­dirler. Aynı zamanda, bireysel gelişimimizi sürdürmemizde gerekli olan motivasyonu sağ­larlar. İçinde ateş gibi yanan bir duygudan yoksun olan bir bilim insanının ya da araştır­macının hâli ne olurdu? İtkilerimizin süreklili­ği sayesinde evrimin aktif birer parçası haline geliriz. Evrim kendisini, oluşmak ve bütünleş­mek dönüşümüyle gösterir. Oluşmak ve dö­nüşmek büyük bir uyum içinde gerçekleşir. İn­san da evrimin bir parçası olduğuna göre, o da oluşmak ve dönüşmek ikilemine tâbi olan bir varlıktır. Eğer itkilerimize izin verirsek, evri­min doğal sürecine aktif olarak katılabiliriz. O zaman itkilerimiz olaylann içinde serbestçe akıp-oluşur ve dönüşürler. İtkilerimizi bastır­dığımızda ise, bu doğal yasaya uygun bir şe­kilde davranmamış oluruz. Doğanın ahenkli ritmine aykırı davranmak, sorunlara sebep olur. Sorunlar bize, sadece güç kaybettirmek­le kalmayıp, ayrıca acı da verdiği için, itkileri­mizi yaşama talebimizin yönünü değiştirebili­riz. Doğa, nasıl kendi davranışlarını yargılamı­yorsa, bizler de tıpkı onun gibi (itkilerimizi ya­şarken), kendimizin ve diğer insanların olu­şumlarını ve dönüşümlerini yargılamamalıyız.

Doğanın oluşumu ve dönüşümü gelişmede devamlılığı ve frekans yükselmesini sağlar. İt­kilerimizi yaşayarak oluşumun ritmine katıldı­ğımızda, bizler de sürekli bir biçimde yükse- lerek-gelişiriz.

İnsan, ancak kendi itkilerini dış dünyada deneyimledikten sonra tekrar içine dönebilir. İnsanın evrim yolu, dışsal deneyimlerle içsel bilgileri anlama sürecinden geçerek ilerler. Bu nedenle, bizi ısrarla dışımıza iterek eyleme sevkeden itkilerimizle, bizi içimize yönelten itkilerimizin değerleri eşittir. Dışarıda hareket etme ve aktif olma itkisi hissettiğimiz sürece, bunun gereğini yerine getirmek zorundayız- dır, Çünkü dışarısıyla ilgili gerekli ve yeterli deneyimden geçmediğimiz için itkiler kendi­lerini hissettirirler. İtkinin kendisi, bizim için­de bulunduğumuz gelişim evresinin bir ifade­sidir. İtkilerimiz bize, henüz tamamıyla yaşa­madığımız alanları işaret ederler.

Meselâ, içimde bir siyasetçi olarak etkin ol­ma itkisini taşıyorsam, bu, benim bir siyasetçi yolunu yürümek zorunda olduğum anlamına gelir. En azından belirli yaşam tecrübelerin­den geçene ve ta ki politikanın benim için doğru olan bir tasdiklenme alanı olmadığını (ya da olduğunu) görene kadar, bu yolda uğ­raş vermem gerekir. Siyaset bana cazip gel­meye devam ederse, tabii ki onu hayatım bo­yunca sürdürürüm. Çünkü ihtiyaçlarım ve itki­lerim benim için birer yol göstericidirler. Va­roldukları sürece onları yaşamak zorundayım. Onlar bana, belirli tecrübelere giden yolu gös­terirler, ben de bu tecrübelerden bir takım dersler çıkarırım. Bir itkiyi yeterince yaşadı­ğımda, o artık içimde güçlenemez ve belire- mez. Bu durumda, hep içimde bulunmalarına ve yaşadığım itkilere eşlik etmelerine rağmen, henüz benim algılayamadığım daha derindeki itkiler bilincime çıkabilme yolunu bulurlar.

Bir insanın gelişimini izleyecek olursak, onun belirli dönüm noktalarında ağırlığı kendi içine verebilmesi için, önce her şeyiyle dışarı­yı araştırması gerektiğini ve eksi-artı kutuplu­luğunu en uç noktalarında yaşamak zorunda kaldığını görürüz.

Belirli yaşam tecrübeleri geçirildikten son­ra itkiler değişirler. Bundan önce yüksek ses­leri nedeniyle işitilebilen itkiler artık giderek sakinleşir ve tamamen yok olurlar. Bundan ön­ce sakinlikleri nedeniyle aLgılanamayan itkiler ise, ön plâna çıkarlar. Bizi kendi içimize yönel­ten itkileri ne kadar çok hissedersek, kendimi­zin o kadar farkında oluruz. Bu yolla idrakimiz gelişir, olgunlaşırız ve dünya bizim için daha anlaşılır bir hâl alır. Bu görüşten hareket eder­sek, pozitif sosyal davranışlar gelişirler İnsan­lar kendilerini diğer insanlarda görmeye baş­larlar. Dışarısıyla mücadele ettiklerinde, aslın­da kendileriyle savaştıklarını anlarlar. Müca­dele ettiğimiz veya savaştığımız her objenin aslında kendimiz olduğunu anladıktan sonra ne kızabilir, ne de mücadele edebiliriz?

Bu, böyle olmak zorunda. İnsan zorunlu olarak edindiği bilgileri önce (dışarıda) dene­mek zorunda. Böylece uygarlaşır. Hayatı, dav­ranışı ve düşüncesi daha geniş içeriklere ula­şır ve bu içerikler belirli bir yaşam kültüründe ifade bulurlar.

Özetle, şu anda içimde hissettiğimi yaşa­malıyım, çünkü o, gelişmeme hizmet edecek olan en doğru şeydir. İtkilerimi yaşarken he­nüz bilmediğim, ama öğrenmek zorunda oldu­ğum birtakım bilgilerle karşılaşırım. Bazen bu acı da verse, öğreneceğim bu içeriklerin ardın­dan yeniliklere açılırım. İtkilerimi bastırırsam, yani yaşamazsam, kişiliğimin parçalarını da bastırmış ve gerekli olan yaşam tecrübelerin­den kaçmış olurum.

Geçici kaçınmalar ve tereddütler hiçbirimi­zi öğrenme sürecinden çıkaramaz. Erteleme, her zaman ve sadece, belirli yaşam durumları halinde ortaya çıkarak bizi bulan öğrenme içe­riğinin tarzını güçlendirir.

Erteleme daha çok acıya neden olur. İtkile­rimizi bastırmakla kısır bir döngüde hareket etmiş oluruz. Bu nedenle, itkilerimizi ve ihti­yaçlarımızı, gelişimimizi ilerletecek olan bir biçimde yaşamalı ve arzularımızın önünü aça­rak, kendilerini gerçekleştirmelerine imkân ta­nıma gayreti içinde olmalıyız.

  • ► İtki Yasası’nın Özeti

Herkesin içinde birtakım itkiler bulunurlar. Bunlar, kişinin o güne kadar ulaştığı gelişim seviyesini gösterirler.

Aslında bütün itkiler eşit ve yaşamaya de­ğer bir niteliktedirler. İtkilerin sürekli olarak bastırılması, onların enerjilerini güçlendirir ve hayatımızda zor kullanarak yer edinmelerine sebep olur. Bastırıldığı için giderek enerjisi biriken bir itki, zorla yaşam alanına girme ısra­rında etkili olmaya başlar. Güçlenen itki, artık akıl tarafından denetlenemez bir hâle geldiği anda, kişiyi aşınya kaçan durumlara sokar ve onun taşkın davranışlarda bulunmasına yol açar. Bireysel itkileri yaşamak, kişiye tecrübe kazandırır ve giderek onda bulunan "gölge"yi ortadan kaldırır. O halde, başkalarının haysi­yetlerine dokunmadığımız sürece, itkilerimizi serbestçe yaşamamızda her zaman fayda var­dır. İtkileri algılamayı öğrenmek ve onları ya­şama geçirmek, insanın bireysel gelişme yolu­nun en önemli bölümünü oluşturur.

  • ► İtki Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular
  • İçinizdeki itkilerin hangilerini hissederek algılıyorsunuz?
  • İçinizdeki bu itkilerden hangileri baskın, hangileri sakin?
  • İtkilerinize karşı nasıl davranıyorsunuz?
  • İtkilerinizden bazılarını bastırmayı sürdü­rüyor musunuz?
  • İtkilerinizden sadece belirli olanları mı yaşama geçiriyorsunuz?
  • Bu itkileri yaşamayı seçerken, onları tek yönlü olarak mı inceliyor, yani sadece artı kut­bundan gelen dürtüleri mi deneyimliyorsu- nuz?

Ezoterizmin temel yasaları doğrultusunda bir çok değişik yaşam alanı incelenebilir ve izah edilebilir. Ben konunun devamında, has­talık ve iyileşme olgularını ele almak istiyo­rum.

  • Hastalık

Sağlığın zıt kutbu hastalıktır. Yaşam bu alanda da bir kutuptan diğer kutba doğru bir salınım içindedir ve bunu değiştirmek müm­kün değildir. Yani hastalık da tıpkı sağlık gibi, hayatın bir gereğidir. Ama biz sıklıkla hata ya­parak, ibrenin kutuplardan birisine doğru olan salımmmı, yani hastalığa doğru sapmasını güçlendiririz. O halde burada da gerçekten orta yolu bulabilmemize yardımcı olacak şey, uygun bir bilinçtir.

Sadece bir kutupta yaşamamız ve öteki kutbu hayatımızdan sürekli olarak uzak tutma­mız mümkün değildir. Hastalık da, tıpkı sağlık gibi hayata aittir. Biri ötekinin varlığını gerekli kılar. Burada bizim etkileyebileceklerimiz, onun tekrarlama tarzı, yoğunluğu ve yarattığı acıdır. Bunun yanı sıra semptomları (belirtile­ri) yorumlamayı ve dürtülerimizi yaşamayı öğ­renmeliyiz. Bunları yaparken de, hastalığın da tıpkı sağlık gibi, insanın olgunlaşma ve arınma yoluna ait olduğunun bilincinde olmalıyız. Güçlenerek ışığa (sağlığa) ulaşabilmek için ka­ranlığa (hastalığa) inmek gerekir. Önemli olan tecrübe ve öğrenmektir.

Öğrenmek zorundayız. Bunun için de aktif olarak öğrenme sürecine katılmak mecburiye­tindeyiz. Aktif öğrenme, "kişinin önce kendisi­ni tanıması ve bilinçlenmeye başlaması” anla­mına gelir. Bu da, onun gereken bireysel adımlan atması ve kendi "gölge”sini kaldırma çabasına girişmesiyle mümkün olur.

“Gölge”yle hastalık arasındaki bağlantı çok önemlidir. Özellikle bu bağlantı üzerinde ay­rıntılı bir biçimde durmak istiyorum:

İnsanın bedeni ve aurasınm süptil kısmı, ruhsal-zihinsel âlemin maddî bir tezahürüdür (dışavurumudur). Bunu Benzeşim Yasası'ndan öğrendik. O halde bu, her fiziksel hastalık be­lirtisinin, aslında ruhsal bir içeriğin yansıması olduğu anlamına gelir. Bedene hangi ruhsal içerik yansıtılıyor? Burada yine "gölge 'yle kar­şılaşıyoruz. Bunun nasıl tezahür ettiği sorusu­nu yanıtlayalım:

İnsan, zıt kutupluluk ortamındaki dünyada yaşarken hep bir şeyi seçmek zorunda kalıyor.

Bu esnada da başka bir şeyi reddediyor (onun tersini yapıyor). Hayatın akışı içerisinde za­manla tek yönlü olmaya başlıyor ve edindiği alışkanlıklar ile kendisine mâl ettiği özellikler kalıcı bir hâle geliyorlar. Reddettiği diğer ku­tuplar ise, "gölge ’yi oluşturuyor. Bilinç tarafın­dan fark edilmek zorunda olan "gölge'’, ona entegre olma ısrarını sürdürüyor. Bunu da ön­ce dış dünyayı kullanarak deniyor. Dış âlemde başka kişiler ve olaylarla mücadele edilirken, aslında "gölge" ile savaşılır Buradaki bağlantı­yı öğrenmiştik. Ama şimdi bu sürecin devamı geliyor: Eğer "gölge"mt fark ederek onu bilin­cime entegre etmezsem, büyümeye ve güç­lenmeye devam eder. "Gölgem" güçlendikçe, ondaki içerikler bilincimin bir parçası haline gelmek için ısrarlarını giderek artırırlar ve bi­lincimi entegrasyonu yapması yönünde etki­lemeyi başaramadıklarından, tezahür edebil­mek için başka bir düzeye geçerler. Henüz be­lirli bir aşamadayken, kendilerini ya yansıtma yoluyla diğer insanlar üzerinde ya da bizim başkalarına davranış biçimlerimizde ortaya çı­karak dışarıda ifade eden içerikler (“göl­ge ’’ler), artık dikkatimizden kaçmaları müm­kün olmayan başka bir düzeye geçiş yaparlar-, fiziksel düzeye geçerler.

Fiziksel düzeye geçen ya da oraya inen "gölge” içeriklerine, genel olarak "hastalık" adı verilir. Burada “gölge”, dikkat çekmek için en radikal (köktenci) yolu kullanmıştır. Değişikli­ğin belirtileri öncelikle aurada başlar. "Gölge", maddî alana inmeyi sürdürdükçe, ilgili semp­tomlar bedende görünür hâle gelirler. Bunun­la ilgili olarak bir örnek vermek istiyorum:

İş hayatını vasat bir düzeyde çalışarak sür­dürmekte olan bir adam vardır. Bu adamın ça­lıştığı şirkette otoriter bir yönetim şekli hâ­kimdir. Adam, bu durumla baş edememekte ve tartışma durumlarında hep üstlerine boyun eğmek zorunda kalmaktadır. Zaten kendisini işine bile veremezken, bir de meslektaşları­nın aşağılayıcı davranışlarına katlanmak zo­rundadır. Bunun yanı sıra, kendisinin işleme­diği hatalardan da sorumlu tutulmaktadır. Bu tür durumlarda artık hep aynı davranış kalıbı­nı uygulamaya başlar: Barışı sağlamak ve uz­laşmak için sessiz kalmayı yeğler. Çünkü an­cak bu şekilde terfi edebileceğini düşünür. Ancak adamın duygusal alanında, yani duygu düzeyinde, dışanya yansıttığı şeyin tam tersi olan bir süreç cereyan ediyordur: Aslında adam, elinde olsa var gücüyle masaya yumru­ğunu indirmek isteğindedir. Ama bunu yapa­maz. Artık hiçbir şeyi kabul etmek istememe­sine rağmen, inisiyatifi ele alıp da meslektaş- lannın ve üstlerinin önünde pozisyonunu ge­reğince temsil etmeye bir türlü cesaret ede­mez. Bunun nedenlerinden birisi, daha önce­leri geçirdiği benzer tecrübelerde aktif davra­nışlarının yol açtığı kötü sonuçlardır. Kötü tec­rübeleri, aktif ve inisiyatifli olma arzusunu bi­lincinden itmesine ve baskılamasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla, bunlar artık "gölge"si- nin birer parçası haline gelmişlerdir. Gölge, bilinç tarafından entegre edilmek istediğinde, dikkat çekmek amacıyla bilince bir şeylerin eksik olduğunu gösterir. Yani bilince eksik ka­lan şeyin tam da içeriğini gösterir: İnisiyatif sa­hibi ve aktif olmak; her zaman her şeye onay vermemek. ‘'Gölge", adama, çalıştığı şirkette eskiden beri yaşadıklannın tekranm dışanda sürekli olarak yaşatmaya başlar. Ama adam, tekerrür eden bu durumlan birer inisiyatif kul­lanma fırsatı olarak görmek yerine, onları bas­tırmayı sürdürür. “Gölge”, adamın yaşadığı her yeni olayla biraz daha güçlenir. Öyle bir za­man gelir ki, "gölge” kendisini içinde biriken güç sayesinde artık madde alanında (fiziksel ortamda) gösterebileceği bir duruma ulaşır.

Bu aşamada auranın bazı alanları koyulaşır. Özellikle kafanın ve midenin bulunduğu böl­gelerde belirgin değişimler meydana gelirler. Baş ağnları ve sindirim şikâyetleri sıklaşarak artar. Bu durum şiddetini sürdürürse, adam sürekli baş ağrısından yakınacaktır ve üstüne üstlük bir de mide ülseri olacaktır. Bu neden­le, o anda hemen bir bilinçlenme veya farkına varma sürecine girilmelidir. Adam semptom­ları yorumlamalı ve bunu yaparken de kendi­sine şu sorulan yöneltmelidir:

"Neden kafa patlatıyorum?"

"Neyi içime sindiremiyorum?"

"Neyi yapmakta zorlanıyorum?"

Adam, bu sorulan kendisine yöneltirse ke­sinlikle yanıtlannı alacaktır. Ama o, bu sorula­rı kendisine yöneltmeyerek bir doktora görün­meyi tercih ederse, o zaman ilgili semptomla­rın ilâçla giderilmesi yolu seçilmiş olacaktır. Ancak bu durumda semptomların kökeninde­ki sebepler varolmaya devam edecekleri için, bunlar kronikleşene kadar "gölge’ de etkilerini sürdüreceklerdir. Yani hastalık semptomlarım, eksik bilinç içerikleri olarak yorumlamak en doğru davranış olacaktır.

Burada, Dethlefsen ve Dahlke'nin "Krank­heit als Weg (Bir Yol Olarak Hastalık)” adlı ki­taplarında hastalık semptomlannı yorumla­maktaki (kanaatimce) harikulâdeliği anmadan edemeyeceğim. Hastalığın nedeni, şuurlu ka- rarlanmızın dışa yansıyan bir neticesidir. Bize yaşam plânımıza uymayan bir yolda olduğu­muzu, bu yolu değiştirmemiz ve yaşamımıza başka şeyleri entegre etmemiz gerektiğini gösterir. Bu nedenle, öncelikle bu semptomu yorumlamalıyız. Ama günümüz tıbbında bu proses uygulanmıyor. Çünkü hastalık bu bakış açısından incelenseydi, onun, zorla hayata sızmış olan, bilinçte eksik kalan bir bölümden


 

başka bir şey olmadığı anlaşılırdı. Bilinçlen­dirme konusunda eksik kalan şeyler, kendile­rini hastalık şeklindeki semptomlarla ifade ediyorlar. Bu, tıpkı biryap-boz tablosu gibidir. Eksik kalan parça kendisini hastalık olarak res­meder. O eksik parçayı, her ne ise orijinal olarak görmeli ve bilincimize katmalıyız.

Bu bağlamda günümüz tıbbının tenkit nok­tası, semptomları yorumlama becerisinin ye­tersiz olmasıdır. Tıp, semptomlarla, onları baskılayarak mücadele etmeyi bir alışkanlık haline getirmiştir. Ama tıbbın dikkat etmediği şey, semptomun kökenindeki sebebin bulun­duğu alandır. Bu alan, insan bilincinde her za­man varolacaktır.

Elbette tümör veya apse gibi oluşumlar belirli bir evreden sonra ameliyatla alınmalı­dırlar. Bazen bir insanın hayatta kalabilmesi sadece ilâç kullanmasına ve geçireceği bir ameliyata bağlı da olabilir. Bu anlamda tıbbın gücü ve önemi tartışılamaz. Ancak bu safhaya gelene kadar uzun bir yol alınıyor; örneğin be­den kronik bir rahatsızlıkla tepki verene kadar bir süre geçiyor. İşte burada söz konusu edi­len bu süre, semptomları eksik ruhsal prensip bulgulan olarak tanımlamak, tıbbın gözden kaçırdığı şeydir.

Tıbbın gözü, yalnızca semptomlarda ve on­ları kamufle eden ilâçlardadır. Semptom kay­bolunca tedavi başarılı bulunur, ama bu teda­vi, semptomun kökenindeki sebepte hiçbir şey değiştirmez. Eksik olan ruhsal prensip en­tegre edilmediği için bilinç gelişmemiştir. Bu nedenle sebep gizlenmeye devam eder. Ger­çekleşmeyen bilinç entegrasyonu “gölge'nin enerjetik olarak güçlenmesine neden olur. Bu, herhangi bir dönemde tekrar hastalık olarak hayata sızar ve kendisini bu şekilde yeniden belli eder.

Genellikle bu defa hastalık bir öncekinden daha ağır olarak nükseder ve durum daha da kötüleşir. Bu nüksetme, semptomun kökenin­deki sebep daha da güçlendiği için, bundan önce sağlıklı olan fiziksel ve psişik düzeyde olur. Semptom kendisini ifade ettiği düzeyi değiştirebilir. Bu nedenle hastalık hikâyesi­nin bağlantılannı takip etmek genellikle pek kolay olmaz. Şayet buradaki kısır döngüye müdahale edilmezse, yani semptom yorumla­narak eksik olan ruhsal prensip hayata ve bi­lince entegre edilmezse, günün birinde mut­laka bedenin veya ruhun ağır bir hastalığa ya­kalanması kaçınılmaz olur.

Hastalık her defasında bize itkilerimizi ya­şamadığımızı hatırlatır. Temel itkilerimiz, geli­şim seviyemize göre bizi, öğrenme hedefine doğru yöneltir. Bu tecrübeler, öğrenme süreci­mizin birer parçası olduklan için önemlidirler. Yani bir itkiyi bastırarak belirli bir tecrübeyi yaşamaktan belki kaçınabiliriz, ama o zaman öğrenme sürecinin bize sağlayacağı gelişmeyi de kaçırmış oluruz. Bu kaçınma, genellikle gi­derek büyüyen bir baskılama şeklinde devam eder, madde ve madde-üstü düzeylerde uzun bir süre yol alır, sonra olağan birsemptom ola­rak belirir ve en nihayetinde fiziksel ve ruhsal bir hastalık halinde tezahür eder.

Artık semptomla, bastırdığımız itkiyle ve bilinçteki eksik parçayla kaçınılmaz olarak yüzyüze geliriz. İşte en geç o ânı doğru değer­lendirerek semptomu yorumlamamız ve o âna kadar yaşamaktan kaçındığımız tecrübeyi ha­yatımıza entegre etmemiz gerekir

Bu, içsel itkiden hastalığa kadar uzanan kı­sır bir döngüdür. Semptomu yorumlayıp eksik kalan içeriği bilincimize enformasyon niteli­ğinde entegre ettiğimizde, bu kısır döngü de sona erer. Semptomlar kendilerini artık psi

27
0
0
Yorum Yaz