09 06 2016

Usui Reiki Temelleri - 3

bu tecrübeden bir ders çıkarabilelim. Güç (iktidar) aslında kötü bir şey değildir, tıpkı listenin sol tarafın­da sıraladığımız diğer kutuplara da "kötü" di­yemeyeceğimiz gibi. Ancak her kutbun kötüye kullanılabilme veya yanlış anlaşılabilme olası­lığı vardır. Sonuçta bir yanlış anlama başkalan için olduğu kadar, bizim için de acı verici olur. Bir kutbu yanlış değerlendirirsem, bunu kabul ve fark edene kadar beni rahatsız eden çeşitli durumlarla karşılaşır-dururum.

Hayatımızdaki zıtlıkları dönüştürerek ha­yatta daha çok iyilik yaratabilir ve koşulsuz sevgi yetisine yaklaşabiliriz. Gelişmek istiyor­sak, zıt kutuplann her ikisini de yaşayarak tec­rübe etmek zorundayız. Ancak böylelikle ge­rekli olan deneyimi kazanarak, bu husustaki öğrenme sürecini tamamlayabiliriz. Karşıt ku­tupları yaşayarak onların enerjilerini daha yüksek bir düzeye dönüştürmemiz mümkün olabilir. Üzerinde çalıştığımız zıt kutupluluk yok olarak hayatımızdan çıkmaz, ama bundan böyle daha yüksek bir düzeyde ele alınacağı için, daha kolay yaşanır. Özellikle "keder” gibi çok acı veren negatif bir kutup böylelikle da­ha az acı çekilerek deneyimlenir. Enerji trans­formasyonunun bir başka yönü daha vardır: Işığı serbest bırakmak. Hayatımızdaki herhan­gi bir zıt kutupluluğu daha yüksek bir düzeye çıkardığımızda, onlann ışığını serbest bırak­mış oluruz. Bu durumda daha yüksek bir bilinç düzeyinde titreşeceğimiz için, artık en yüksek enerjetik titreşim olan ışık ve sevgiyi dene­yimleriz. Ne kadar çok kutbu dönüştürebilir­sek, sevgiye o kadar çok yaklaşır ve bu sayede ışığı o kadar fazla serbest bırakınz.

Bir yönüyle, "dünyadaki her şey belirli bir enerji formudur" diyoruz. Ancak tam da bu noktada şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz: "Po­larité ya da zıt kutuplu enerjiler tam olarak na­sıl kullanılmalı?"

Zıt kutupların ve enerjilerin, bir ve aynı olan şeyin iki farklı görüntüsü ya da yönü ol­duğunu artık biliyoruz. Ama dünyevî algıları­mızla işleyen bilincimiz bunu anlayamayıp- reddettiğinden, dünyada yaşarken her zaman bir kutbu ötekine yeğleriz. Ancak her iki kutup da birbirine eş değerde olduğu için, birisinin ötekine yeğ tutulması hatadır ve bu davranı­şın sonuçları ağırdır. Çünkü reddedilip-bastın- lan bir kutup gölgeye itilip orada yerleşir.

Tüm bu açıklamalara dikkat edersek: "Asla iyi ya da kötü yok!" sonucuna varabiliriz. As­lında bir şeyi “iyi” ya da “kötü" olarak değer­lendiren bizleriz. Tabiat ise nötr, yani tarafsız­dır ve bu gibi bir değerlendirmede bulunmaz. Onun için kutuplann varlığı, bir ve aynı olan şeyin iki farklı yüzüdür.

Bunun bir diğer anlamı da şudur: Kendile­rine öteki insanlann üzerinde bir değer biçe­rek, kendilerini "iyiler” olarak niteleyenler, as­lında kötünün sorumluluğunu da "kötüler” ka­dar taşımaktadırlar. İyinin kötüye, kötünün de iyiye dönüşebileceğini biliyoruz, "ama böyle kişiler bunu adeta zora sokuyorlar" diyebiliriz. Zıt Kutupluluk Yasası'na uygun bir şekilde iş­leyen dünyamız, yalnızca zıtlıkların varlığı ile anlamlı bir şekilde izah edilebilir.

Özgürleşmek, yani kurtulmak için, bu güne kadar edindiğimiz değer yargılarımızı tekrar gözden geçirmeliyiz. Zıt Kutupluluk Yasası bi­ze zincir vuruyorsa, bu zinciri yersiz değer öl­çüleriyle daha da güçlendirmememiz gerekir. Dünya enerjetik kutuplardan oluştuğu için, bi­reysel veya kollektif olarak tamamen ışığa dö­nüştürene dek, bu zıtlıkları yaşamak zorunda­yız. Kötü veya negatif olarak nitelendirilen her şey, aslında zıt kutupluluğun negatif yüzüdür. İnsanların negatif gibi görünen itkilerini iyi ol­mak adına bastırmaları, gelişimlerine yardım­cı bir davranış biçimi olmadığı gibi, sağlıklı da değildir.

Çünkü belirli bir itkiyi içimde hissetmeyi sürdürüyor olmam bu zıt enerji formunu he­nüz yeterince yaşamamış olduğumun ve onu henüz dönüştürmediğimin açık bir göstergesi­dir. "Zıt kutupluluğu yaşamak" demek, onun enerjisini ve bilgisini (mesajını) fark etmek ve yaşam alanlarında yer alan etkileriyle tanış­mak demektir.

Bastırılan içsel güdüler "gölge"nin güçlen­mesine sebep olurlar. Bu da, enerji dengesini zorlayan bir durumdur. Bastınlan her dürtü ya da güdü, biz onu yaşayana kadar sürekli ola­rak bilincimize çıkmaya çalışacak ve zorla siv­rilerek yaşanmak isteyecektir. Fakat bunun bu şekilde işlediği bilinmediğinden ve özellikle de çevreden olumsuz tepkiler alınacağı bilin­diğinden, “gölge"deki dürtülere karşı gösteri­len reaksiyon, genellikle bastırmayı sürdürme şeklinde olur ve bunun neticesinde de hasta­lıklar ortaya çıkarlar.

Baskılanan güdülerin blokajlar oluşturdu­ğunu ve bastırıldıkça enerji potansiyellerinin daha da güçlenerek büyüdüğünü belirtmeli­yiz. Yaşamadığımız bir kutup, her zaman "göl- ge"de canlandırılarak temsil edilir. Bastınlan dürtü, yok edilemez gölgede yuvalanır ve ora­da enerjetik etkilerini sürdürür. Hatta, rezo­nansına uygun olan enerjileri çekebilecek gü­cü oluşturur. Bizler bu enerjileri, ancak kendi­lerini belirli yaşam durumlarında ifade ettikle­rinde görebiliriz. İlgili yaşam durumunu da ya kaderin bir cilvesi ya tesadüf ya talihsizlik ya da bir şans veya başka bir şey olarak tanımla- nz. Ama bu tanımlamalar gerçekle örtüşmez, çünkü olayı yaratan aslında biziz. Yaşamadığı­mız, ama kendiliğimize ait olan parçalar ve dürtüler hayatımızda zorla yer almak istiyor­lar. Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur İnsan, ihtiyaçlarını ve itkilerini (güdülerini) or­taya çıktıklan anda, beraberlerindeki bütün sonuçlanyla birlikte yaşamalıdır.

Her toplumun ve her ülkenin, kendine öz­gü "gölgeleri” vardır. Bu "gölgeler”, rahatlık uğruna belirli yaşam içeriklerini, bireyselliğin karşıtı olan kollektif düzeyde gerçekleştirilen baskılama ile oluşurlar.

Zıt Kutupluluk Yasası öbür dünyanın (öte


 

âlemin) varlığını zorunlu kılar ve onu yaratır. Biz bu dünyada yaşıyoruz, öyle ise bir de öbür dünya olmalı. Öbür taraf, yer olarak bu taraf­tan farklı değildir. Genellikle öte âlemi, bu âlemdeki çıkarımlarımızla öğrenmemiz ve al­gılamamız çok zor olmaktadır. Çünkü öte âlem başka bir frekansta bulunur, bu nedenle de al­gılarımıza ve duyularımıza kapalıdır. Ölüm anında insanın ruhu bedenini terk eder. Ruh yer değiştirerek öteki kutba, yani öte âleme geçer. Oradan da tekrar karşıt kutba, bu âleme geri dönüş dalgasına girer. İşte bu durum, Zıt Kutupluluk Yasası nda reenkarnasyonu yara­tır. Reenkarnasyon döngüsü "ruhsal parça” bü- tünleşene, yani tamamlanana kadar böyle de­vam eder. Bu da ruhsal parçanın (eren ruhun), birçok reenkarnasyonu ile (öz-ruhla) bütünle­şerek zıtlıkları ışık ve sevgiye dönüştürene ka­dar, bütün zıt kutuplarda yaşamak zorunda ol­duğu anlamına gelir. Ruh, bunu başardığında, yapısı da saf bir kristale eşit bir hâle gelir (eren-ruh, öz-ruhta erir).

Böyle bir yapıya artık sadece ışık ve sevgi dolabilir. Bu dünyanın zıt kutuplu enerjileri artık onu çekemezler. O, yeni bir dünyaya ge­çerek kurtuluşa erer. Burada Zıt Kutupluluk Yasası’yla dünyayı tanımlamak için harikulâde bir örnek bulunuyor: Birlik, yani kurtuluş, sa­dece kendisinin zıt kutbu üzerinden dene- yimlenebilir. Birliğin zıt kutbu ise, dünyadaki Zıt Kutupluluk Yasası dır.

"hem-hem de"yi veya "gerek-gerekse'yi Zıt Kutupluluk Yasası ndan öğrenirsek, yani iki zıt kutbu da kabul edersek, hiçbir zaman "ya­ya da” olmadığını idrak ederiz. Varolan her şe­yin "iyi” olduğunu anlarız. Negatif kutup "kö­tü" değildir. O suiistimal edilerek veya yanlış anlaşılarak yaşanırsa “negatif” sonuçlar dene­yimleriz ve bu durumda da doğru anlayışa ula­şana dek deneyimlemeyi sürdürürüz.

  • ► Zıt Kutupluluk Yasası’nın Özeti

İnsan olarak, donanımımız nedeniyle dün­yayı sadece zıt kutupluluk çerçevesinde ta­savvur edebiliriz. Polarité veya karşıtlık birbir­lerinin varlıklarını zorunlu kılan iki kutuptan oluşur. İki zıt kutup bir birlik oluştururlar, ama insan bilinci bunu algılayamaz.

İki zıt kutup, değer bakımından birbirlerine eşittirler. Yani "mutlak iyi’ ya da“mutlak kötü" diye bir şey yoktur. Yüzleştin Imemize rağmen, zıt kutuplardan binsin i yaşamayarak bize ka­zandıracağı tecrübeden kaçınırsak, onu “göl- ge"ye itmiş oluruz. Bu kutup, herhangi bir za­manda "gölge "den bilince çıkmak için ısrarcı olur ve duruma göre, onun bilince çıkma ısran kişiye çok acı dolu tecrübeler yaşatabilir. Be­lirli zıtlıklar, bireyin yaşam görevleri olabilir­ler. Bu durumda birey, aşmak ve dönüştürmek için bu zıt enerjileri aşırı uçlarda yaşamak zo­runda kalır.

  • ► Zıt Kutupluluk Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular
  • Hayatınıza, sürekli bir biçimde tekrar eden ve birbirlerine zıt olan hangi enerjiler gi­riyor?
  • Genellikle, hangi kutuptan kaçınmak isti­yorsunuz?
  • Zıt kutupluluğu hayatınızda nasıl dene- yimliyorsunuz? Tecrübeleriniz nasıl oluyor?
  • Hayatınızdaki hangi zıt kutupluluğu daha yüksek bir düzeye dönüştürdünüz?
  • Bu dönüşüm sizin için hangi sonuçları do­ğurdu?
  • Daha yüksek bir düzeye dönüştürmüş ol­duğunuz zıt kutupluluk, yaşamınızın devamın­da kendisini nasıl gösterdi?
    • Ritmik Salınım Yasası

Ritmik Salınım Yasası’yla Zıt Kutupluluk Yasası birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. İn­san, zıt kutupluluk ortamındaki dünyada sık sık bu zıt kutuplu enerjilerle yüzleşmek zorun­da kalır. Evrim Yasası’na göre her şey bir deği­şim ve gelişim içinde olduğundan, zıt kutuplu olan bu dünyanın enerjileri de sürekli olarak değişim ve hareket halindedirler. Enerjiler, bu değişimi ve hareketi kendi zıt kutuplan arasında, Ritmik Salınım (Titreşim) Yasası'na uygun bir şekilde gerçekleştirirler. Varolan her şeyin bir ritmi bulunduğundan, ritmin ibresi bir sağ, bir de sol salınımla ve aynı ölçüyle ha­reket eder.

Evrimdeki değişkenlikler de ritmiktir. Nice büyük kültürler çöktükten sonra, yerlerine ye­ni kültürler kurulmuştur. Bir yıkımı her zaman bir yeniden oluşum takip eder. Bu zıt kutuplu­luk çerçevesinde, bir kutuptan öteki kutba gi- diş-geliş her zaman belirli bir ritimde gerçek­leşir. Bu durum hem madde alanında, hem de madde-üstü alanda böyledir. Geceyi gündüz takip eder ve bu, mevsimlere göre belirli bir ritim içerisinde gerçekleşir. Mevsimler de be­lirli bir ritim içinde gelip-geçerler: İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış dairesel bir döngü içinde devamlı bir şekilde yer değiştirirler. Burada iki yer arasındaki iki zıt ucu, kış ve yaz mevsi­mi temsil eder. İbre kış mevsiminden tekrar yaz mevsimine doğru yöneldiğinde, bir geçiş dönemine, yani ilkbahara girilir. İbre yaz mev­simindeki aşırı uca ulaştıktan sonra tekrar ge­riye kış mevsimine doğru döndüğünde ise, yi­ne bir geçiş dönemi olan sonbahar mevsimi yaşanır. Veya: Yaratıcı aktif evreler, durma dö­nemleri tarafından devralınırlar. Bu, tıpkı se­vincin yerini hüzne bırakmasındaki gibi olur, hüzün de yerini sevince bırakır. Özgürlük duy­gusu yerini kısıtlanmışlık duygusuna bırakır, kısıtlanmışlık duygusu ise, aşın uçtaki noktaya ulaştığında tekrar özgürlük duygusuna dönü­şür.

Farklı ritimler, farklı salınımlann frekansla- nna bağımlıdırlar. Ölçü vericisinin ayanndaki frekansla, ritim dakikada 60 kez iki zıt kutup arasında gider-gelir. Bir başka ayarda ise, ritim 90 salınım frekansıyla titreşir. Burada ritmin yaptığı şeyin, bir frekans içerisinde titreşmek olduğunu vurgulayalım. Bu durum, bütün ya­şamsal görüntülerde aynı şekilde seyreder. Her şey iki zıt kutup arasında, belirli bir dalga boyunda, ritmik bir ölçüdeki salınımlar halin­de titreşir. Hiçbir şey durağan değildir. Her şey bir hareket halinde, her şey bir titreşim içindedir. Farkı oluşturan yegâne şey, dalga boylanndaki farklılıklardır. Bir beton parçasın­daki atomlar bile sürekli olarak bir titreşim içinde bulunurlar. Atomlannın titreşirken üret­tikleri güç, betonu bu kadar ağır yapar ve sağ­lam gösterir.

Madde-üstü veya süptil enerjilerde de bu böyledir: Düşünceler, duygular, arzular ve ser­best irade gibi kavramlar, belirli bir dalga bo­yunda ritmik olarak titreşim içinde bulunan enerjilerdir. Bu bakımdan, insan sonsuz sayı­daki dalga boylarından ve sonsuz sayıdaki enerji formlanndan oluşan bir enerji sistemini meydana getirir. Bu enerjilerin hepsi, ritmik bir salınımla titreşim halindedirler. İnsandaki enerjilerin toplamı, onun ışınımını etkiler ve titreşim seviyesini belirler. Titreşim seviye­sindeki yükseklik oranı ise, kişinin kendine güven duygusuyla aynı paralelde seyreder.

Bilindiği gibi, enerjiler birbirlerini çekebil­dikleri oranda itebilmektedirler de. Enerjileri­miz ve onlann yaydıkları titreşimler bilincimi­ze tâbi olduğundan, çektiğimiz veya ittiğimiz her şeyden kendimiz sorumluyuzdur. Çünkü bizler, belirli durumlar ve öteki insanlar üze­rinde bir çekim veya bir itme etkisi yaratan enerjiler yaymaktayız. Bu olgu, hem sempati veya antipati duymayı, anlaşmayı veya anlaşa­mamayı açıklıyor, hem de bir tek sözcük bile sarf etmeden anlaşabilen insanların durumla­rına açıklık getiriyor. İnsanlar arasındaki bütün iletişim şekilleri, katılımcıların bu temaslara yükledikleri enerjiler doğrultusunda seyreder. Her bireyin enerjisi kendi bireysel frekansına sahiptir. Bu frekansı, başka insanlannkiyle ne kadar çok uyum halindeyse ve onlarla ne ka­dar çok benzerlik taşıyorsa, karşılıklı anlaşma da o kadar büyük olur. Frekanslarındaki uyum, iki insan arasında gelişen bir rezonans duru­mu olarak da görülebilir. Nitekim günlük ya­şamda "bir insanla aynı frekansta olmak” ifa­desi sıkça kullanılmaktadır.

İki insan arasında oluşan sevginin temelin­de de bu türlü bir rezonans fenomeni yer alır. Birbirlerini seven iki kişinin frekansları da uyumludur. Biri, kendisini ötekinin akışına bı­rakmayı bilir. İnsanların birbirleriyle rezonans kurma yetenekleri ne kadar büyükse, birbirle­rini anlamaları da o kadar fazla olur. Bugüne kadar geçirdiğim tüm tecrübeler, üzerinde ça­lıştığım ruhsal alan, mesleğim, dünya görü­şüm, değer yargılarım ve buna benzer diğer özelliklerim, bunların hepsi benim hayatıma ve dünyama aitler. Bunların her biri birer enerji ve toplamları benim enerji sistemimi meydana getiriyor. Bana ait enerji sistemi, na­sıl ışıdığımdan ve etrafıma neler yaydığımdan sorumlu. Işınım olarak neyi yayıyorsam, onu hayatıma çekerim. Dünya ile aramdaki rezo­nans ve ışınımım bütünüyle kendi bilincime bağlı. Hayatımı sadece bilincimi kullanarak değiştirebilirim.

Enerjilerin frekansları, onların kendilerini nasıl göstereceklerini belirlerler. Yani enerji­nin beden veya nesne gibi bir madde biçimin­de mi, yoksa ışınım veya aura gibi süptil bir biçimde mi, yani madde-üstü bir formda mı olacağını tayin ederler. Enerji, etkileyici bir güçtür. O halde varolan her şey, etkileyen bir güçtür. Madde alanında da, madde-üstü alan­da da bu böyledir. Düşünmek etkili birgüçtür. Düşünce ile süptil enerjiler harekete geçirilir. Süptil enerji de, tıpkı madde enerjisi gibi ger­çektir, hatta onun hayatımızdaki etkisi daha fazladır. Belirli bir fikri ne kadar çok ve sık dü­şünürsek, onun etkileyici gücü de o oranda büyük olur.

Bu durum, düşüncenin kendisini dünyada gerçekleştirme çabasında olduğunu gösterir. Bir insanın inancı da, sahip olduğu en büyük enerji kaynaklarından birisidir. İnanç, dağlan yerinden oynatır. Sağlam ve gerçek bir inanç, etkisinde süreklilik gösteren bir güçtür ve gü­nün birinde insanın hayatında kesinlikle ken­disini gösterir. Çözemediğimiz maddî bir çık­maza girdiğimizde negatif düşünce kalıpların­da saplanır-kalırız. Zihnimize "başaramayaca­ğım” olgusu kazındığı için, düşüncelerimiz bu yönde seyreder ve bu da, durumu düzeltme­mizi engelleyen, yani zıt etki yaratan bir güç üretir. Benzer benzeri çeker. Böyle davran­mak, gereksiz yere negatif bir kutba doğru yö­nelen ritmik titreşimi, düşüncelerimizle güç- lendirmekte olduğumuz anlamına gelir İnsan kendisini ritmin akışına bırakarak ilgili kutbu yaşamalı, hayatında ona da yer vermeli ve fır­sat tanımalıdır. Ancak öyle tip insanlar vardır ki, onlar inançlan nedeniyle hep kötü olan ta­rafa yönelmek durumunda kalırlar. Çünkü bunlar, negatif kutup doğrultusunda seyreden titreşimi kendi negatif düşünceleriyle yoğun­laştırma ve uzatma eğilimindedirler. Zamanla, inançla sürdürdükleri bu duruşu güçlendiren negatif bir spiral oluşur. Bu gibi bir dairesel kı­sır döngüyü kırmak çok zordur. Sürekli olarak kötümser olanların, bu konuda aktarabilecek­leri birikimleri oldukça fazladır. Süreklilik gös­teren düşüncelerin kendilerini, davranışlar ve yaşam durumları şeklinde ifade etme güçleri vardır. Bir gün içinde aklımızdan 12.000 ilâ 16.000 düşünce geçer ve bunların birçoğu, öy­le olmak zorunda olmasalar da, negatif olurlar. Düşüncelerimize bir yön vermeyi ve onlan kontrol etmeyi öğrendiğimizde, hayatımıza da daha iyi bir yön verebiliriz. Böylelikle yaşam­sal durumlarımızı etkileyerek-değiştirmek için düşüncelerimizin güçlerinden yararlanmış oluruz.

Ama bu, sürekli olarak pozitif düşünmeye bir çağrı yapmak anlamına gelmemeli. Pozitif düşünenler, kötümserlerin karşıtıdırlar. Belirli yaşam durumlarında, pozitif düşüncenin haklı bir geçerliliği olması tabiidir. Beni, gelişimime zarar veren yapıların ve kalıpların içine sıkıştı­ran, nedensiz korkularım açısından, pozitif bir tavır içine girmek doğrudur. Ancak pozitif dü­şünce, yapay bir yoğunlaşmayla pozitif kutba yönelen titreşimi uzatıcı nitelikte de olmama­lıdır. Çünkü ibre bir yöne doğru, meselâ pozi­tif kutba doğru, ne kadar fazla ve sık bir salını- ma girerse, öteki yöne de, yani negatif kutba doğru da o kadar uzun bir salınımı olacaktır. Bu nedenle sanki zorunluymuş gibi hep pozi­tif şekilde düşünenler, negatif kutbu, düşün­celeriyle pozitife dönüştürme isteğine girer­ler, ama bu kesinlikle mümkün değildir. Neti­ce olarak, bu tutumlarıyla, sadece "gölge" alanlarım büyütmekten başka bir şey yapma­mış olurlar.

Bir şeyi deneyimleyerek öğrenmek zorun­daysak, bu durumda artık sadece pozitif dü­şüncenin hayatımızda yeri olamaz. Keder, acı ve hastalık, ilgili içeriklerini öğrenerek onları hayatımıza entegre etmemiz için birer işaret­ten başka bir şey değildirler. Böyle bir durum­la karşı karşıya geldiğimizde, önce kendimizi acıya bırakarak, onu yaşamamız gerekir. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz durumu ve şartlan inceleyerek bu durumun nedenlerini, bu durumdan neler öğrenmemiz ve ne dersler çıkarmamız gerektiğini kendimize sormalıyız. Bu bilinçlenme sürecinden sonra pozitif dü­şünceyi kullanmalı ve bilinçli olarak tekrar öteki kutba doğru bir titreşime girmeliyiz. Ama bunu peşinen, yani olayla karşılaşır-kar- şılaşmaz yaparsak asıl problemin üstünü örte­rek onu bastırmış oluruz ki, bu, ilgili proble­min bizi daha sonra daha güçlü bir şekilde ya­kalayacağı anlamına gelir.

Kendimizi ve çevremizi incelediğimizde, iç içe geçmiş olan yasal ölçülerin uyumlu etkile­şimlerinin nasıl yasaya uygun bir şekilde işle­diklerini görebiliriz. İnsan için neredeyse kav- ranamayacak bir düzeyde olsa da, her şey kapsamlı bir biçimde birbirleriyle örülüdür. Her şey bir anlam taşır ve her şey hak sahibi­dir, yani her şey, içinde bulunduğu zamana göre anlam, hak ve adalet çerçevesinde diğer şeylere bağlıdır.

Sevinç, sevgi ve yaşamı onaylayan pozitif düşüncelerin çok yüksek frekansları vardır. Buna karşın, kederli veya depresif durumların nispeten daha düşük frekansları olur. Artık bi­liyoruz ki, sadece sevinç duyarak üzüntüden kaçınmamız mümkün değildir. Sürekli "yük­seklerde süzülemeyiz", daima sevinçli ve mutlu bir halde ve devamlı olarak yüksek bir frekansta yaşayamayız. Böyle olsaydı, bu, dünyadaki zıt kutupluluk ortamına ve enerji yasalarına aykırı bir durum olurdu. Ama buna izin yoktur. Bir süre sonra her sevincin bir so­nu gelir ve tekrar yükseklerden yere inmemiz gerekir. Böylece hüzün veya melankoli ağırlık­lı öteki zıt kutba doğru bir titreşime geçilir, o kutupla ilgili durum yaşanır ve onun hakkı ve­rilir. Gelişme gösterdiğimiz oranda, bu süreç her defasında bir öncekinden daha yüksek bir frekansta gerçekleşir. Bu, bir insanın, bilinç­lenme sürecinin seyrinde, hayatında düzenli bir şekilde tekrar yaşadığı derin depresyon halini melankolik bir hâle dönüştürebileceği anlamını da taşır. Kişi, melankoli sayesinde de tıpkı depresyondan sonra olduğu gibi, öte­ki zıt kutbun hakkını verebilir. Her iki durum­da da, acı, sakinleşme (durma) evresi, yansı­ma evresi ve içselleştirme evresi yaşanır. Ka­rarımızı gelişmekten yana verirsek, bilincimizi düşük bir seviyede titreşen depresyon halin­den, daha yüksek bir seviyede titreşen me­lankoli haline dönüştürebiliriz.

Böylece kendimizi nasıl hissettiğimizden enerji titreşimlerimizin sorumlu olduklarını görmüş olduk. Bir enerjinin her zaman, sevinç ve hüzün gibi belirli bir enerji niteliğini ifade eden iki zıt kutbu bulunur ve bunlann arasın­daki tek fark frekanslanndadır. Enerjiler ta­biata uygun bir ritimle iki kutup arasında salı­nım halinde hareket ederler. Bu ritme direnç gösterir, "birlikte" titreşmeyi reddedersek, il­gili kutbu bilinçdışına iteriz. Kısa süreli olarak bir kutuptan kaçınmayı başarabilsek bile, bundan sürekli olarak kaçınmak mümkün ol­madığı için, ileride herhangi bir şekilde ve mutlaka onu yaşamak zorunda kalırız.

Baskıladığımız kutup, günün birinde bilin­cimize sızana kadar "gölge’mizde yuvalanır ve orada bütün gücüyle ve dinamiğiyle etkisini göstermeye devam eder.

  • ► Ritmik Salınım Yasası’nın Özeti

Her şey belirli bir ritimde ve belirli bir fre­kansta salınım halindedir. Salınım (titreşim) her zaman iki zıt kutup arasında gidip-gelen dalgalarla gerçekleşir. Yaşamı ne kadar yoğun hissettiğimizden ve bilinç yapımızdan onun kendine has titreşimi sorumludur.

Öteki insanlara nasıl davrandığımız, hangi­lerini sempatik ve hangilerini antipatik buldu­ğumuz enerjilerimizin titreşimlerine bağlıdır. İki insanın enerji titreşimi aynı ya da benzer olursa, bunlar bir rezonans oluştururlar ve ara­larındaki iletişim de başarılı bir düzeyde ger­çekleşir.

Pozitif olarak hissedilen enerjilerin titre­şimleri yüksek bir seviyede, negatif olarak his­sedilen enerjilerin titreşimleri ise düşük bir seviyede bulunurlar

  • ► Ritmik Salınım Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular
  • İki zıt kutup arasında hangi ritimde gidip- gelerek titreşiyorsunuz?
  • Aylarca keyifli ruh halinizin doruğunda yaşadıktan sonra, haftalarca derin bir depres­yona mı giriyorsunuz?
  • Yoksa hayatınızdaki iniş-çıkışlar çok sık aralıklarla mı yer değiştiriyor?
  • Kutuplardan herhangi birinde ne kadar süre kalıyorsunuz?
  • Düşüşe geçerek onu güçlendiriyor musu­nuz?
  • İbre negatif kutba yönelirken, ona engel olmaya mı çalışıyorsunuz? Örneğin ısrarla po­zitif düşünce yoluyla negatif kutuptan kaçın­mak mı istiyorsunuz?
  • Eğer: "Evet, öyle” diyorsanız, söyler misi­niz, zıt kutuplardan birisini gerçekten hayatı­nızdan uzun süreli olarak uzak tutmanız müm­kün oldu mu hiç?
  • Eneıjetik Denge Yasası

Enerji Yasası, Zıt Kutupluluk Yasası ve Rit­mik Salınım Yasası hep birlikte "Enerjetik Denge Yasası”nı oluştururlar. Enerjetik Denge Yasası: "Her enerjide bulunan zıt kutuplar dengelenmek zorundadır” der. Tıpkı belirlen­miş yasalara uygun bir düzende varolan ve uyumun bütünlüğünü oluşturan, kâinatın için­deki zıt kutuplu enerjilerin de dengelenmesi gerektiği gibi. Her türlü enerjetik değişim ve­ya dönüşüm, hiç aksamadan ve tam zamanın­da dengelenmelidir. Bireylerin davranışları toplumlan da etkiler. Kollektif bir etki unsuru taşıdığından, bireysel bir davranış ya da tu­tum kâinatın içinde uygun bir hareket halini almak zorundadır, çünkü kâinat enerjetik bir dengesizliği kabul etmez.

Enerji, dengesinin kollektif nitelikli olması sebebiyle insanlığın tümünü kapsar. Yani Afri­ka’daki veya Asya’daki insanların yaşam bi­çimleri, bizleri de kesin olarak etkiler. Bu etki­ler kolayca algılanmasalar bile, bu, kesinlikle böyledir. Enerji dengesi bireysel düzeyde ele alınmak zorundadır. "İnsan, ne ekerse onu bi­çer.” Her insan davranışlarının ve tutumlarının etkilerini öğrenecektir, çünkü Enerji Denge Yasası’na göre, insan dışarıya gönderdiği enerjilere uygun enerjileri alacaktır.

Enerjilerin bu alış-veriş bağlantısı, yani enerjetik dengelenme o anda gerçekleşmeye­ceği için, her insan tarafından idrak edileme- yebilir Bu etki, kişinin çok ileri yaşlarında or­taya çıkabileceği gibi, onun başka enkarnas- yonlannda da gerçekleşebilir, o zaman buna "karma” deriz. Bu nedenle enerji denkleşme fenomenini genellikle "Karma Yasası” olarak ifade ederiz. "Karma’ nın temelinde, başkala- nna zarar vermek niyetiyle yapılan davranışlar vardır. O halde "karma", sadece bilerek acı vermekle, bir insanın onurunu bilerek zedele­mekle, onun sınırlarını kasten ve saygısızca görmezden gelmekle oluşur.

Meselâ kan-kocalık veya partnerlik ilişki­sinde bir insana yıllarca baskı yaparak onun onuruyla oynamışsak, burada bir enerji den­gesizliği meydana gelmiş demektir. "Kollektif ya da "bütünsel” açıdan bakıldığında, bu du­rum, zaten bir şekilde denkleşmiştir. Ancak bireysel yönden bakıldığında, bu iki insanın ilişkisinde enerjetik bir dengesizlik vardır. Bu olgu, kişiyi ölümünden sonra bile bırakmaz. Bir başka enkarnasyonunda kişi, bu bireysel dengesizliği bir şekilde yaşayarak denkleştir­mek zorunda kalır.

Hayatta her zaman, bireysel tutum ve dav­ranışların ya da bireysel duyguların karşılığı anında görülemeyebilir, ama herhangi bir za­manda bunlann karşılığının alınacağı kesindir. "Hayatta ne ekersem, ışığımla neyi yansıtır­sam, etrafıma ne yayarsam, yani ne verirsem, yaşamdan da onu alırım."

Enerjetik denge, belirli sabit durumlara bağlı değildir. O, daha çok "sebebiyet veren enerji" prensibi doğrultusunda hareket eder. Bir insana acı vermişsem, meselâ kompleksle­rini ve yetersizliklerini bilerek ona takılmış­sam, onunla alay etmişsem, o zaman benim sebebiyet verdiğim bu durum, daha sonra be­ni bularak denkleşecektir. Ya muhatabım anında aynısını yaparak, bendeki kompleks­lerden birisini kamçılayacak ya da başka birisi beni, bambaşka bir olayda aynı duruma soka­cak ve enerjetik denge sağlanacaktır. Burada önemli olan durum değildir, prensibin işleme­sidir Prensibin ifadesi şudur: Kompleksleri nedeniyle acı çeken bir insana kasten takılın­mış ve onunla alay edilerek, o kişi yararlan­mışsa, ya hemen anında ya da daha sonra ya­


 

şanarak bu prensip mutlaka denkleşir.

Görüldüğü gibi kesin bir şey vardır, o da hiçliğin hiçlikten geldiğidir. Her şeyin bir se­bebi ve bir sonucu vardır. Sebeplerini anlaya­madığımız olaylara kader, talihsizlik, şans ve benzeri ifadeler kullanarak değişik anlamlar yükleriz. Halbuki her şeyin kendi sebebi var­dır. Şu anda içinde bulunduğumuz yaşam du­rumumuz, geçmişte yarattığımız birçok sebe­bin ürünüdür. Buna rağmen sebepler zincirine el uzatarak, hayatımızı değiştirmemiz müm­kün olabilir.

Bunu idrak edip, hemen bu günden başla­yarak, hayatımıza etkileri daha rahatlatıcı olan sebepleri koyabiliriz. Koyduğumuz sebepler sevgi zeminindeyseler, varlığımız dünya için bereketle kutsanmış bir hayırduası halini alır.

Ancak bütün bunları yaparken içsel itkileri­mizi unutmamalıyız. Onlar, şimdiye kadarki bilinç ve gelişim durumumuzun bir aynasıdır- lar. Dürtülerimize ve itkilerime karşı geleme­yiz. Ancak burada her zaman diğer insanların onuruna da dikkat etmeliyiz. Çünkü bunu ba­şarabilen bir kişiye başka hiçbir karma yüklen­mez.

  • ► Enerjetik Denge Yasası’mn Özeti

Bütün zıt kutuplu enerjiler dengelenmek zorundadırlar. Enerji alış-verişi, her zaman bi­zim koymuş olduğumuz sebeplerin prensiple­ri doğrultusunda hareket eder. Hem koüektif, hem de bireysel açıdan durum böyledir. Her- şeyin bir sebebi ve bir sonucu vardır.

Her gün yeni sebepler yaratarak, onlara ha­yatımızda yer veririz ve bunlar da başka so­nuçlara yol açarlar. Sevgi ve iyilik (zıt kutuplu olmayan enerjiler) zeminine koyduğumuz se­bepler ne kadar fazlaysa, bizde yarattıkları et­kiler de o kadar rahatlatıcı olurlar Çünkü: “Ne ektiysek, onu biçeriz.”

  • ► Enerjetik Denge Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular
  • Hiç, kasten bir insanın onurunu zedeledi­niz mi?
  • Hiç, bilerek bir insanın sınırlannı çiğnedi­niz mi?
  • Eğer yukanda verilen sorulan "evet” ile yanıtladıysanız. “Bu davranışınızı affettirecek bir girişimde bulundunuz mu?”
  • Hayatınızın neresinde, enerjetik bir denkleşmenin gerçekleştiğini fark ettiniz?
  • Bugüne kadar neler ektiniz? Bunun far­kında mısınız?
  • Bugüne kadar neler biçtiniz? Bunun far­kında mısınız?

31
0
0
Yorum Yaz