09 06 2016

Usui Reiki Temelleri - 2

EZOTERİK TEMEL YASALAR

  • Düzen Yasası

Üzerinde yaşadığımız dünya, kâinatın bir parçasıdır. “Kozmos" Yunanca'da düzen anla­mına gelir. Örneğin, güneşin etrafındaki geze­genler kesin olarak belirlenmiş olan bir düzen içerisindedirler ve o düzene uygun olarak dö­nerler. Bir taş fırlatıldığında, belirli bir yasaya (yerçekimi yasasına) uygun olarak, onu fırlatan kuvvetin miktarına göre havada gittikten son­ra yere düşer. Demir, ısıtıldığında eriyerek sı­vılaşın Eğer bir sıvı kaynatılırsa buharlaşır. Bu­rada, hepsinin temelinde aynı şeyin görüldü­ğü, birçok örnek sıralamak mümkün. Bütün fe­nomenler belirli bir düzene tâbidirler ve bağ­lı oldukları yasalara uygun bir şekilde işlerler. Düzenler kesin olan yapılardan oluşurlar ve fenomenler de kendilerini bu yapılardan biri­sinin içinde gösterirler.

Doğada varlığını tespit ettiğimiz şeyler, in­sanda da kendilerini aynen gösterirler. İnsan dünyaya geldiğinde, çaresiz ve çevresindeki insanlara muhtaç bir durumdadır. Sonra büyü­yerek gelişir ve olgunlaşır. Bu esnada çocuk­luk, ergenlik, erişkinlik ve yaşlılık dönemlerin­den geçer.

Ergenlik dönemini atlayan, yiyip-içmek zo­runda olmayan, uyumak mecburiyetinde bu­lunmayan ve en azından hayatının belirli bir döneminde bilinçli olarak sevgiyi ve güveni özlemeyen erişkin bir insan şimdiye kadar ol­madı ve bundan sonra da olmayacaktır. İnsa­noğlunun da belirlenmiş olan düzenin dışında bırakılmadığı görülüyor. Yaşantımız, bir düze­ne tâbi kalarak bir düzen oluşturur.

Düzeni idrak eden, düzenin içindeki yasa­ya uygun olan oluşum lan ve etkileri de idrak edebilir. Dolayısıyla herhangi bir hadisenin anlamıyla ilgili olarak yasaya uygun bulunma­yan ve tâbi olmayan, tesadüfen gerçekleşen hiçbir şey yoktur. Evrendeki bütün hadiseler, belirlenmiş olan yasalara uygun bir akışa tâbi­dirler.

Bağlantılarını, sebeplerini ve etkilerini an­layamadığımız hadiseleri genellikle tesadüf, şans, talihsizlik veya bunlara benzer bir şey olarak tanımlarız. Ancak meydana gelen her hadise, biz onu anlayamasak da, yasalara uy­gun olarak bizim payımıza düşmüş olan bir olaydır. Hadiselerin içerdikleri anlamları, ge­nellikle üzerlerinden belirli bir zaman geçtik­ten sonra idrak ederiz. Şayet yasaya uygun ol­mayan bir tek hadise dahi meydana gelseydi, kâinat çökerdi.

Maddî-fiziksel düzeyde geçerli olan her şey, manevî-ruhsal düzeyde de aynen geçerli- dir. İnsanın hayatını, ruhunu ve gelişimini te­mel düzenden ayrı düşünmek için hiçbir se­bep yoktur.

Yaşamın temelinde bir plân bulunuyorsa, serbest iradeyle karar verip bu yaşam plânın­dan sapmak, düzeltmelerin yapılmasına yol açar. Bu düzeltmeler de ızdıraplıdır ve genel­likle "kader” olarak açıklanırlar.

Ruhsal-zihinsel alandaki düzen kendisini, ezoteriğin temel yasalannda yansıtır. Ezoteri- ğin temel yasaları, insan yaşamının temel bağ­lantılarıyla ilgili olan ifadelerde yer alırlar. Aşağıda en önemli olan yasal uygunluklar sı­rasıyla açıklanıyor.

  • Benzeşim (Analoji) Yasası

Benzeşim Yasası kısaca şu anlama gelir: Yu­karıda ne-nasıl ise, aşağıda da tıpkı öyledir. Mikro-kozmosta ne-nasıl ise, makro-kozmosta da aynen öyledir. İçte ne-nasıl ise, dışta da tıpkı öyledir. Maddede ne-nasıl ise, madde üstünde de tıpkı öyledir.

Benzeşim Yasası nın ardında, kozmosun her yerinde aynı yasaların hüküm sürdüğü an­layışı yatar. Kâinat, belirli bir düzeni temsil eder. Bu düzen, yaşamın ve kâinatın bütünü için geçerlidir ve tüm yaşam alanlarını kapsar. Yani bu düzen atomun içinde olduğu gibi, yıl­dızlarla dolu olan gökyüzünde de geçerlidir. Küçükte ne-nasıl ise, büyükte de tıpkı öyledir. Bu yasanın içeriğini atom örneği harikulâde anlatır: Atomun merkezinde bir atom çekirde­ği vardır ve bu çekirdeğin etrafında küçük par­çacıklar dönerler. Atom çekirdeği merkez ol­duğundan, etrafında dönen tüm diğer parça­cıkların yönünü tayin eder. Bu atom çekirdeği aynı zamanda nükleer dünyanın da merkezi­dir. Bunun yanı sıra, bir bütün oluşturmak için, atom diğer atomlarla birleşerek bir düzen meydana getirir. Bu, kendini çok küçük bir bo­yutta gösteren, insan gözüyle (çıplak gözle) görülemeyen bir fenomendir. Benzeşim Yasa- sı’na göre, bu düzenin ve yasal uygunluğun daha büyük boyutlarda da görülebilir örnekle­ri veya bir karşılıkları olması gerekir: Güneş sistemimize bakarsak bunu orada kolayca gö­rebiliriz. Orada da bir çekirdek, yani bir mer­kez vardır ve her şey bu merkezin etrafında döner; oradaki merkez, güneştir. Bütün geze­genler kesin olarak belirlenmiş bir düzen için­de güneşin etrafında dönerler. Güneş sistemi­mize başka güneş sistemleri bitişirler. Bu ha­dise tıpkı nükleer dünyada atomun atoma bi­tiştiği gibidir.

Bu küçük örnekle Benzeşim Yasası’nın na­sıl anlaşılması gerektiğini gördük. Herhangi bir düzeyde doğruluğu tespit edilen kurallar, başka düzeylere de uyarlanabilirler.

İnsanoğlunun algılama ve imgeleme yetisi sınırlı olduğu için, idrak etme yolunda Benze­şim Yasası’na ihtiyaç duyar. Orta boyuttaki bağlantıları genellikle imgeleyebiliriz. Ama bakışımızı nükleer ve kozmik dünya gibi çok büyük veya çok küçük bağlantılara yönelttiği­mizde, imgeleme yetimiz yetersiz kalır. İşte burada da bize Benzeşim Yasası yardımcı olur. Bu yasa, bir düzeyin yasal uygunluğunu başka bir düzeye; daha büyük veya daha kü­çük düzeylere uyarlayarak, değişik tipteki bağlantıları tanımamızı sağlar.

Bu sayede, atom fiziğine ilişkin olan bilgi­leri daha büyük bir düzeye (boyuta) aktarabil­diğimiz gibi, astronomideki fizik bilgilerini de daha küçük olan düzeylere (boyutlara) taşıya­biliriz.

Atom fiziğindeki "ikiz fenomen" olgusunu buna örnek olarak verebiliriz: Atom-altı dü­zeyde bir parçacık yaratıldığında (üretildiğin­de), eş zamanlı olarak bir başka parçacık daha ortaya çıkar ve buna “ikiz parçacık" adı verilir. Meydana gelen bu parçacığa “ikiz parçacık" adı verilmesinin nedeni, onun taşıdığı özellik­lerin her hususta diğer parçacığın karşıtını (zıddını) oluşturmasından dolayıdır. Biri pozi­tif yüklü iken, diğeri negatif yüklüdür. Teknik mekanizmalarla (cihazlarla) bir parçacığın ha­reket çizgisi değiştirildiğinde (yukarıya doğ­ru), ikiz parçacığın hareketi de herhangi bir deney mekanizmasıyla etki altına alınmasa bi­le, eş zamanlı olarak değişir ve aşağıya doğru olur. Parçacıklar zıt kutuplu olarak birbirlerini yansıtırlar. Bu fenomende şaşırtıcı olan şudur: Bir parçacığın hareketlerini yapay bir etkiyle değiştirmek, diğer parçacığın değişen hare­ketleriyle nedensel bir bağlantı içinde seyre­der. Öyle görülüyor ki, iki parçacık da birbirle­rine aitler, birbirlerine bağlılar ve bir birlik oluşturuyorlar. Bunun yanı sıra, reaksiyon hız­larında da zaman farkı bulunmaz. Bir parçacık herhangi bir şekilde değiştiğinde, diğer parça­cık da eş zamanlı olarak ona zıt bir şekilde de- ğişir.

"İkiz fenomeni”ne açıklık getiren şey, Yin- Yang konusundan başka bir şey değildir: Bir parçacık, karşıtı olan diğer parçacığa bağımlı. İki olay birbirlerini karşılıklı olarak yaratır ve bir parçacık yok edildiğinde, diğeri de yok olur.

Bütün dünyanın, her cismin, doğanın ve bedenin, atom-altı parçacıklardan meydana geldiklerinin idrakinde olmalıyız. Şimdi Ben­zeşim Yasası'nı kullanarak, bu fenomeni daha büyük bir düzeye ya da boyuta uyarlayabiliriz: Algılayabildiğimiz her türlü maddî proses (sü­reç) de (gecikmeksizin ve nedensel bir ilişki bulunmaksızın) bu zıt kutupluluk bağlantısı içinde gerçekleşir. Bir malzemeyi işleyerek onun bileşimini, şeklini, formunu değiştirdiği­mizde, o da, bu zıt kutuplu dünya içerisinde, bir başka malzemenin değişimini sağlayarak hemen kendi zıddını oluşturup kendini den­geler. Polaritenin (zıt kutupluluğun) kendini maddî düzeyde de gösterdiğini ve bunu Ben­zeşim Yasası'na uygun olarak yaptığını görü­yoruz. Benzeşim Yasası'nı kullanarak, yani "içerisi nasıl ise, dışarısı da tıpkı öyledir" di­yerek de aynı sonuca varabilirdik. Dünyayı iç­sel olarak algılıyoruz. Algılama da zıt kutuplu­dur. İçsel olarak yapılan algılama zıt kutuplu ise, dışsal olarak yapılan algılama da tıpkı öy­le olmalıdır. Dışsal olan algılamalar madde dünyasına yönelik olduğundan, onun da zıt kutuplu olması gerekir.

"Madde boyutunda ne-nasıl ise, madde- üstü boyutta da tıpkı öyledir” veya: "İçte ne- nasıl ise, dışta da tıpkı öyledir” anlayışı doğ­rultusunda Benzeşim Yasası’nın uyarlanması­na ilişkin başka bir örnek daha verebiliriz: Madde dünyasında göze görünen hadiseler, madde-üstü (yani ruhsal) dünyanın yansıma­larıdır. Dünyada gördüklerimiz, içimizde olan­lardır. Sabahleyin uyanarak gözlerimi açtığım­da, aslında insanlann iç yaşamlarını görürüm. İnsanın ruhu, gözle görülen şeylerde ortaya çı­kar, çünkü bir insanın içi nasıl ise, dışı da tıp­kı öyledir. Bu, ezoterik yolun en temel bilgile­rinden ve idraklerinden birisidir. Ruh, dışan- ya, yani madde dünyasına yansımaktadır. Bu, dünyanın, gezegenlerin ve bütün güneş siste­mimizin, insan ruhunun bir yansıması olduğu anlamına geliyor. “Görünen her şey ruhun bir suretini taşıdığından, gözle görülen her şeyin insan ruhunda kendisine uygun bir karşılığı ve örneği olmalıdır” diyebiliriz.

Bizim "ben” bilincimiz, fizik bedenimize yansıyarak ona ayna tutar ve kendimizi bede­nimizle özdeşleştiririz. "Ben” bilinç vasıtasıyla değişik ruhsal içeriklerle bağlantıya geçer. Bu temas sırasında, “ben”e ruhsal içerikleri algı­lama izni verilir.

Artık bildiğimiz gibi, insan ancak “ben ’i ile ilişkilendirdiği bir ruhsal içeriğin bilincinde olabilir. Bilincin görevi, ruhsal içeriklerle “ben”i ilişkilendirmektir. Benzeşim Yasası na göre, "ben”in bedene yansıdığı kabul edilir. Bilinç ise, bütün dünyaya yansımaktadır. Be­den dünya üzerinde hareket eder ve iletişim kurarak başka nesnelerle temasa geçer, ben" de bu nesnelerin bilincine varır.

Ancak dönüşümlü olarak dünyanın bir bö­lümü her zaman karanlıkta kaldığından, oraya “gece”, diğer bölümü ışıkta olduğundan oraya da "gündüz" deriz. İşte bilincimizin durumu da tıpkı böyledir. Varlığımızdaki bilinç alanı­nın sadece bir bölümünün farkındayken, diğer bir bölümünün farkında değilizdir. "Ben”in ta­nımadığı, bilinç alanındaki bu karanlık bölü­me "gölge’’ adını veriyoruz ve ona "kişisel bi- linçdışı" diyoruz. Bilinç alanındaki diğer ay­dınlık bölüm ise, bilinçle beraber "ben "e ait­tir.

Böylece ruh ile madde ve iç ile dış arasın­daki karşılığı elde ediyoruz. Yani dünya, kişi­sel bilinci ve kişisel bilinçdışını temsil eder­ken, beden de “ben"i temsil eder.

Dünya örneğinden sonraki sırada ay örneği var. Dünya, insanın bireysel ruhunu temsil ediyorsa, dünyaya ait olmayan her şey, yani tüm gezegenler ve yıldızlarıyla beraber bütün güneş sistemi, insanın kollektif bilinçdışının karşılığı olur. Ruhumuzun bir bölümü, yani "ben"imiz, bedenimiz vasıtasıyla güneş siste­mini görebildiği için, bu güneş sistemiyle bir ilişkisi bulunmaktadır. Ancak bu bağlantı ge­nellikle bilinçdışında oluşur, çünkü bilincimiz tarafından değil, bilinçdışımız tarafından kuru­lur. Ama bu, "ben”imizi ve bilincimizi etkile­yen bir bağlantı ve ilişki halidir. "Ben’ imiz bu ilişkiyi, bilincimiz tarafından kurulan ruhsal içerikli ilişkilerde olduğu gibi kontrol edemez ve kolay kolay etkileyemez.

Madde-üstü alanda, yani ruhsal alanda "ben” ile bilince merkezî etkilerde bulunan bir takım faktörler vardır. Her birey için geçer­li olan bu gibi faktörler, fiziksel olarak görül­meseler de güneş sistemine yansırlar. Ruhsal alanda güneş sisteminin karşılığı ise, kollektif bilinçdışıdır. Güneş sisteminde birbirleri üze­rinde belirli çekim güçleri bulunan ve belirli yönlerde hareket eden değişik gezegenler ve yıldızlar olduğundan, Benzeşim Yasası na gö­re, ortak bilinçdışında da tıpkı buna benzeyen ve birbirleriyle belirli güç ilişkileri bulunan güç merkezlerinin olması gerekir. Ortak bilinç- dışındaki bu güç merkezlerine daha önce "ar- ketipler” veya "arketip özellikli resimler” adı­nı vermiştik. Bütün İnsanî yaşamı belirleyen onlardır. Astroloji de bu arketiplerle ilgilenir. Fakat ne yazık ki, genellikle yıldızların ve ge­zegenlerin insanların üzerinde direkt etkileri varmış gibi bir yanılgıya düşülür. Halbuki ge­zegenler ve onların konumları, sadece ruhsal durumların birer sureti ve göstergeleridir. Güçlerin kendileri ise, madde-üstü ve ruhsal tabiatlıdırlar.

Arketipler bilinci etkilemekle kalmaz, bü­tün ruhsal yaşamı da düzenlerler. Ruhsal ya­şam da, fiziksel alana yansır, insan bedenine, dünyaya ve güneş sistemine sahip olur. Geze­genler ve yıldızlar hareket ettiklerinde, deği­şik konumlar alırlar. Bu değişik konumlardaki durumları, arketiplerin insan yaşamındaki farklı ağırlık noktalannı ifade eder. Astroloji, bu ağırlık noktalarını doğum burçlarındaki du­rumlarıyla hesaplar. Burada konu zamanın ni­teliği olduğu için, bu, kendisini ilgili arketiple­rin durumunda yansıtır. Gökyüzündeki yıldız- lann bireyin doğum zamanındaki konumlan, yaşamında rol oynayan güçleri belirlemek için harikulâde bir vasıtadır: Birey için gerilim iliş­kisi oluşturan güçler belirlenir. Ancak bu güç­lerin ruhsal tabiatlı olduklarını ve onlan ancak fiziksel alana yansıdıklarında görebileceğimizi bilmemiz önemlidir.

Örneğin ay, dünyanın etrafında dönerek dolaşır ve gece olduğunda onu gözle görebili­riz. Tıpkı dünyanın bir yansının güneş tarafın­dan aydınlatıldığı gibi, ay da, güneş tarafından aydınlatıldığı için görülebilir ve dünyaya, yani bireyin ruhuna çok yakındır. Dolayısıyla ay, kollektif bilinçdışıyla bağlantılıdır ve bazen


 

Bilinçlenme Yolunun Seyri


 

 

 


 

 

Gelişme Seviyesi                    İtki

Davranış

Deneyim

 

t

Acı

l

Anlayış

t

Bilinç

4>

Sevme yetisi


 

 

 


 

bilinçdışının sembolü olarak da kabul edilir. Ay, ruhsal alanda anima veya animus arketip- lerinin karşılığı veya bir örneğidir. Animanın arketipi bilinçdışıyla olan ilişkileri düzenler, yani o, bireysel ruhun, kendi gölgesiyle ve bü­tün kollektif arketiplerle olan ilişkilerinden sorumludur. Bu özel durum, ayın fiziksel halin­de ifade bulur. Güneş, güneş sisteminin mer­kezidir. Bütün yıldızlar ve gezegenler onun et­rafında ve belirlenmiş bir yörüngede döner­ler. Güneş, ışığı ve yaşamı bahşeden düzenle­yici faktör olarak görünür. Güneş, ruhsal alan­da "üst-kendiliğin" ya da “kendilik arketi- pi”nin karşılığıyken, kendiliğin bütünü kâinat­tır. Ve her biçimde aynı bütünün bir parçası­dır. Aynı zamanda her şey bir diğerinin de par­çasıdır. Bundan dolayı: “Sen bensin, ben de sen, yani biz birbirimize aitiz ve biriz.”

Benzeşim Yasası’nın ne kadar çok yönlü özellikleri olduğunu görüyoruz. Onu doğru kullanabilenler için bir çok yeni anlayış ve id­rak boyutunun açılması da bu yüzdendir.

  • ► Benzeşim Yasası’mn Özeti

Büyükte olan şey, küçükte de bulunur. Yu­karıda olanın tıpkısı, aşağıda da vardır. İçte olan, dışta da vardır. Madde alanında olan, madde-üstü alanda da mevcuttur.

Benzeşim Yasası, algılama yetimizden ba­ğımsız olarak, çok küçük olandan çok büyük olana kadar, bütün düzeylerin farkına varma­mızı sağlar. Dünyanın yasaya uygun olarak al­gılarımıza yansıyan görünüşünün, Benzeşim Yasası aracılığı ile varoluşun her düzeyinde aynen geçerli olduğunu idrak etmemiz müm­kün hâle gelir.

  • ► Benzeşim Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular
  • Benzeşim kurmanız istendiğinde hangi örnekler, kendiliğinden hemen aklınıza geli­yor?
  • Önce kendinize ilgi duyduğunuz bir alan
    seçin. Meselâ biyoloji, kimya veya fizik alan­larından birisini seçebilirsiniz.
  • Şimdi, seçmiş olduğunuz bu alandaki bir yasayı tanımlayıp-tespit ettikten sonra, bu ya­sal ölçüyü daha küçük veya daha büyük dü­zeylere (boyutlara) aktarıp-uyarlamayı dene­yin.
  • Meselâ kimyadaki bir yasal ölçüyü ya da yasal uygunluğu, bir fizik fenomenine aktanp- uyarlamayı deneyebilirsiniz.
  • Şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşacaksınız ve daha önce farkında olmadığınız bağlantılan göreceksiniz.
  • Evrim Yasası

Buraya kadar, bütün kâinatın, yani kozmo­sun bir düzene tâbî olduğunu öğrendik. Bu düzen, bir uygunluk ölçüsünde, varoluşun tüm düzeylerinde etkili olarak, kendisini gösterir. Bunun yanı sıra, yaşam "hareket" demek oldu­ğu için, bu da bir değişimi beraberinde getirir. Bu nedenle: "Değişimlerdeki hedef ne" ve: "Nereye doğru gelişiyoruz" sorulanyla karşıla­şırız. Bu sorulann yanıtını da Evrim Yasası ve­rir.

Varolmuş, varolan ve varolacak olan her şey evrimin bir ürünüdür. Evrim, "sürekli bir gelişim ve değişim” demektir ve bu süreç fası­lasız olarak sürer. Bazı değişimleri insanlar da kolayca anlayabilirler: Örneğin; yeryüzünün ısınması, bitkilerin büyümeleri, canlı türleri­nin yok oluşu, kıtaların yer değiştirerek ve ka­yarak hareket etmeleri ve daha bir çok başka şey gibi. Evrim, gelişime bir değer katmaz ve­ya gelişimi değerlendirmez. O, yaşamın akışı­na dair pozitif veya negatif öngörülerde de bulunmaz.

Düzen Yasası nda gördüğümüz gibi, insan­lığın gelişiminde mutlaka bir hedefin bulun­ması gerekir. Bu hedefin ne olduğu sorusunu ise, Evrim Yasası yanıtlar.

Zihinsel ve ruhsal alanda evrim, kendisini insan bilincinin sürekli olarak genişlemesiyle gösterir. Öğrenme, tanıma ve entegre etme yoluyla bilincini genişletmek zorunda kaldığı için insanoğlu, Evrim Yasası’na tâbi olan bir varlıktır. Son asırlarda insan bilincinde önem­li değişimler oldu. İlkel insan, kendisinin far­kında ve bilincinde olmadan yaşıyordu. Ha­yatta kalabilmek için yaşam şartlannı sürekli olarak iyileştirmek zorunda kalıyordu. Bu, onun dünyayı tüm özellikleriyle incelemesi ve öğrenmesi anlamına geliyordu. Öğrenme ve tecrübe etme zorunluluğu, insanın giderek daha fazla bağımsızlık bilincini kazanmasını ve iç ve dış-âlemin farklı olduğunun farkına varmasını sağladı. Ama böylelikle onun ilk ça- tışmalan ve gerilimleri de başlamış oldu. Bu çatışmaları yenme isteği, onu daha güçlü bir öğrenme zorunluluğuna soktu.

Öğrenme spirali sürekli olarak daha çok yükseldi, yükseldikçe daha hızlı dönmeye başladı. Ta ki bir gün, bugün üzerinde durdu­ğumuz noktaya ulaşana dek bu durum böyle sürdü.

Günümüzde insanlığın bir kısmı, sürekli olarak hayatta kalma mücadelesi vermemek adına gerekli bir zemini sağladı, ki bu, insanın zihinsel ve ruhsal alanda gelişmesini sürdüre­bilmesi için zorunlu olan bir önkoşuldu.

Eğer insanın bir gelişim hedefi ve kâinatın belirli bir uygunlukta işleyen bir düzeni varsa, öğrenme hedefine vardıracak olan tecrübe sü­reçlerinin de böyle bir temel düzene ve bir ni­zama tâbi olmaları gerekir. Öğrenme sürecin­deki bu temel düzen, kendisini, bireyin yaşam plânına yansıyarak gösterir. Her insanın bir


 

yaşam plânı vardır. Bu yaşam plânı, geçirilme­si gereken yaşam tecrübelerini ve kesin du­rumlarla bağlantılı olmasa da öğrenilmesi ge­reken prensipleri içerir. Bir insan için, yaşa­mında güç sahibi olmak unsuru onun yaşam plânındaki ana konu olabilirken, bir başkası için bu, yalnızlık olgusuyla mücadele etmek zorunluluğu olabilir. Ancak bilinçli olarak bir şeyin lehine veya aleyhine karar verme seçe­neğimiz olduğu için, bu gibi durumlar değişe­bilirler. Fakat buna rağmen ilgili konunun prensibi, mutlaka yaşanılarak öğrenilmek zo­rundadır.

Bireysel gelişim hedefinin yanı sıra, bir de kollektif gelişim hedefi vardır ve bunun yönel­diği alan, insanın kendisini ve diğer insanları koşulsuz olarak sevme yeteneğini geliştirme­sidir. Her bireyin hedefi, kendisini, çevresin­deki insanlarla iyi ve sevgi dolu ilişkilerde ifa­de eden bir bilinç seviyesine ulaşmaktır. Dolu ve mutlu bir hayat, sadece sevgi ile mümkün­dür.

Çok eski yıllardan beri sevgi hakkında şar­kılar söylenir ve aslında bütün yaşam sevgi et­rafında döner. Dolayısıyla, sevgi insanın ken­disini gerçekleştirmesi ile aynı anlama gelir. Sevgi zemininde yaşayabilen ve hem kendisi­ne, hem de dışarıya karşı öyle davranabilen bir insan, bu dünyada daha az ızdırap çeke­cek, daha az acı deneyimleyecektir. Sevginin gerçekleşmesiyle "ışık" serbestiyet kazanır. Her yerde, bazen gizlide olsa ışık vardır. Işık, hem maddede, hem de madde-üstünde bulu­nur. Bilim, her hücrenin ışık yaydığını ispatla­mıştır.

Maddedeki ışığı serbest bırakma işlemi, simyacılar tarafından yüzyıllardır bilinçli ola­rak yürütülüyor. Bir insana tebessüm ettiği­mizde, ona ışık veririz, yani dünyamızdaki in­ce ve kaba maddede tutsak olan ışığı serbest bırakırız.

Bu ışık, görevlerini yerine getirirken üst- kendilik tarafından kullanılır Yeni bir dünyaya geçiş de buna dahildir ki, bu, insan için ‘kur­tuluş” anlamına gelir.

Demek ki zihinsel ve ruhsal gelişimin he­definde koşulsuz sevgi yer alıyor. İnsanın kendisini gerçekleştirmek için bu yolda yürü­mesi gerekir. Bunun enstrümanı ve aracı da bilinçlenmedir ve bu yol, değişik metotların yardımıyla, örneğin Reiki ile yürünür.

Bilincin genişlemesi ve öğrenilen tecrübe­lerin evrim süreci ritmik dalgalar halinde sey­rederler. Ruhsal ve zihinsel zeminde bu süreç kendisini yaratıcı bir evre olarak gösterir. Bu yaratıcı dönemde, insanlar birçok yeni durum­larla karşı karşıya kalırlar.

Söz konusu durumlar, birer meydan okuma gibidirler, çünkü o güne kadar gerçekleştirilen tepki kalıpları kişiyi büyük olasılıkla istenilen sonuca vardıramamışlardır. Önce yeni olanı kabul ettikten sonra, onun etki göstermesine izin verilmelidir. Yaratıcı süreç, zaman zaman geri çekilir, bunu bizler bir duraklama olarak algılarız.

Açılma-yayılma ve çekilme-büzülme rit­minde oluşan bir yaratıcı süreçten, elde ettiği­miz bilgileri düzenleyip-üzerîerinde çalışmak için bir fırsat olarak yararlanmalıyız. Doğal olan duraklama dönemlerini bir olumsuzluk olarak algılamak ya da bir gerileme gibi değer­lendirmek yanlış olur.

Duraklama dönemi en üst düzeye ulaştı­ğında, salınım tekrar aksi yöne döner. Yaratıcı­lık (açılma) ve geri çekilme (duraklama) ara­sındaki bu bir uçtan diğer uca uzanan salınım ritmi hiç bitmez. Sürekli olarak öğrendiğimiz ve daha fazla bilinçlendiğimiz için de bu salı­nım, her defasında daha yüksek bir dalga fre­kansına geçerek seyreder. Öğrenmenin sonuç­larından, yeni ve yaratıcı faaliyetlerin gelişti­rilmesi amacıyla yararlanırız. Bu, kendini mad­desel alanında da, ruhsal alanda da "yaratıcı­lık" ve "gelişme" olarak gösterir.

Kendimizi bu oluşuma açabilirsek, sürege­len yaratma sürecine katılarak varolmanın doygunluğunu deneyimleyebiliriz. Kendimizi kapatarak ya da saklanarak bu sürece karşı du­rabileceğimize inanırsak, bunun sonucunda acılar ve hastalıklarla karşılaşırız.

Madde alanındaki evrimsel gelişim, doğa kanunlarıyla tanımlanabilir. Ruhsal alanda da ezoteriğin temel yasaları geçerlidirler. Bunlar kendilerini günlük yaşamda da gösterirler. Bi­linçlenme ve evrim yolu, insanın bakış açısın­dan şu şekilde çizilebilir:

Her insanın, gelişmişlik durumuna uygun olan belirli içgüdüleri (itkileri) vardır. Bunlar kendilerini belirli davranışlar sergilenirken gösterirler. Bu davranışlarının neticesinde de insan bazı deneyimler kazanır. Kimi tecrübe­ler “acı” anlamına gelir. Birey yaşadığı acılarla kendisini geliştirme fırsatı bulur.

Acıyı, gelişimini sağlayan bir motivasyon faktörü olarak hissederse, bundan yararlanıp ileride yaşayacağı acıları yenme imkânı bulur. Ruhsal acılar genellikle bir korku eşliğinde meydana gelirler. Dışa karşı açık olma korku­su, bazı içsel dürtüleri yaşama korkusu, yeni­lik korkusu, değişme korkusu bunların en bel­

  • başlı olanlarıdır.

Korku, sevginin karşıtıdır. Ne kadar çok korkarsam, o kadar az sevebilirim. Dopdolu, tatminkâr ve memnun edici bir yaşam, sadece koşulsuz sevgi zemininde mümkün olabilir. Ruhsal acılar, yetersiz sevgi ve öne çıkan kor­kular neticesinde meydana gelirler. İnsanın bilinçlenme evriminde en önemli gizli moti­vasyon faktörü, acıyı yenme duygusudur ya da farklı tanımıyla sevgi ihtiyacıdır.

  • ► Evrim Yasası’nın Özeti

Varolan her şey sürekli olarak bir değişim içindedir ve evrim sürecine tâbidir. Bu, insan için "öğrenme, tecrübeler yapma ve bilinçlen­me, yani kendisinin farkına varma" anlamına gelir.

Evrim süreci, insan bilincini genişleterek bir üst düzeye ulaştırır. Zihinse!ve ruhsal ev­rimin hedefinde, sevgi yeteneğini geliştirme ve “ışığı" serbest bırakma vardır.

  • ► Evrim Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular
  • Yaşamınızda bilincinizi genişleten öğren­me süreçlerini tanımlayın.
  • Geçirdiğiniz bu süreçlerde hangi tecrü­beleri yaşamak zorunda kaldınız? Bu tecrübe­lerinizden neler öğrendiniz? Bunlardan çıkar­dığınız dersler neler?
  • Bu süreçlerden geçtikten, yani bunları ta­mamladıktan sonra, çevrenizdeki insanları bi­raz daha oldukları gibi kabul edebildiniz mi? Hangilerini?
  • Yaşamış, yani geçirmiş olduğunuz tecrü­belerden ötürü çevrenizdeki insanları biraz daha fazla sevebildiniz mi? Hangilerini?
  • Eneıji Yasası

İnsanın psikolojik süreçlerini, bilincini ve yaşamını bir çok biçimde açıklamak mümkün­dür. Ben burada “enerji" başlığını kullanırken, bir çok içeriğin böylece netleşeceğine inanı­yorum.

Enerji Yasası: "Varolan her şey enerjidir!" der. Her insanın hayatını kapsayarak anlam­landıran bu açık ifade ne kadar vurgulansa azdır. Hem ruhsal, hem de fiziksel anlamda varolan her şey enerjidir. Maddenin her şekli, her duygu, her söz ve her düşünce enerjidir. Algılayabildiğimiz her şey enerjiden veya enerjetik süreçlerden geçerek meydana gel­mişlerdir.

Enerjiler sadece kendilerini gösterdikleri şekillerde, dalga boylarında ve içerdikleri bil­gilerde birbirlerinden farklılık gösterirler.

Zıt kutuplu dünyanın enerjileri bir tek te­mel enerjiden meydana gelirler. Kaynağı İlahî, yani Tanrısal olan bu temel enerji, birliği tem­sil eder. Bu enerjinin bir parçası da kendisini "yaşama enerjisi” olarak gösterir. Buna "kutsal ruh”, “Reiki enerjisi” ya da "sevgi enerjisi" di­yebiliriz. Bunların hepsi de aynı anlama gelir­ler. Ama "yaşam enerjisi” hem her şeyin için­den geçer, hem de her şeyin temelinde bulu­nur.

İnsan, bu enerjiyi kendi algılama ve idrak etme yapısına uygun olarak deneyimlemek durumundadır. Bu temel enerjinin parçalarını karşıtlıklar içinde algılayabildiği için, onun de­neyimleri zıt kutupludur. Bütünselliğin temel enerjisi de zıt kutupluluğun enerjisini yaratır: Yin ve Yang, pasif ve aktif, negatif ve pozitif, dişil ve eril enerjileri meydana getirir. Yin ve Yang ise dört elementin enerjilerini yaratır: Bunlar su ve toprak (Yin), ateş ve hava (Yang) enerjileridir. Bu dört elementin enerjileri de

  • arketipin enerjilerini meydana getirirler: Bunlar; Plüton, Ay, Neptün (Su), Merkür, Ve­nüs, Satürn (Toprak), Güneş, Mars, Jüpiter (Ateş) ve Uranüs (Hava) enerjileridir. Bu ener­jiler de daha sonra "Tao te Ching'de Lao- tse’nin açıkladığı gibi ‘‘onbin1 enerjiyi yaratır­lar. Ve insanlar her gün bu onbin enerjiyle mü­cadele etmek zorundadırlar.

Kaba maddeden oluşan ve en yüksek yo­ğunluk derecesine sahip olan bedenlerimizin ya da cisimlerin enerji fomnlan çok alt seviye­lerdeki dalga boylarında seyrederken, yoğun­luk derecesi düşük olan bilincimizin veya ru­humuzun enerji formları üst seviyelerdeki bir dalga boyu salınımına sahiptirler.

Kaba madde alanından uzaklaşarak ince madde alanına doğru yaklaştıkça, giderek yüksek frekanslı enerjilerin alanına gireriz.

Enerjinin bir niceliksel (miktar yönüyle), bir de niteliksel (kalite yönüyle) görünüşü bu­lunur. Enerjinin nicelik (miktarsal) yönünden görünüşü bize onun gücünü iletir. Nitelik (ka- litesel) yönünden görünüşü ise, bize herhangi bir konum çerçevesindeki enformasyon lan su­nar.

Varolan her şeyin, özündeki enerji onu va­rolan her öteki şeyle birbirine bağlar ve karşı­lıklı etkileşime sokar. Bilincimiz ve duygusal hayatımız da birer enerji olduklarına göre, bu; diğer insanlar, çevremiz, tabiat, bilincinde ol­madığımız bilinç katmanlarımız ve üst-kendi- liğimizle daima bağlantı halinde olduğumuzu gösterir. Aslında enerjetik düzeyde hiçbirimiz diğerlerinden ayrı değilizdir, ama bilincimiz bunu algılayamaz.

Aynca, enerjinin hiçbir zaman yok edile­meyeceğini de biliyoruz. Enerjinin sadece şekli değiştirilebilir ve dönüştürülebilir. O halde hayatı, enerjinin bir dönüşüm süreci olarak görebiliriz. Her enerji belirli bir enfor­masyon taşır. Bazı enerjetik enformasyonları algılayabilirken, bazılarını algılayamayız. Gö­rüntüleriyle algılayabildiğimiz enerjilere tüm


 

maddî şeyler dahildirler. Bunlardan bazıları da süptil maddelidirler; insanın aurası gibi. Aurayı görebilmemiz veya hissedebilmemiz için, göz algımızı (görme duyumuzu) değiştir­memiz ve duyu kabiliyetimize hassasiyet ka­zandırmamız gerekir.

Bazı enerjileri göremesek veya hissedeme- sek bile, işitebiliriz. Bu enerjilere örnek olarak kullandığımız dili gösterebiliriz. Konuştuğu­muz ve yazdığımız dil de bize enformasyon aktaran bir enerji şeklidir. Konuşurken enerje- tik prosesleri devreye sokarız. Bu sırada kulla­nılan enerjilerin içeriklerinde değişik enfor­masyonlar bulunur, bunlar beyinlerimizde iş­lenirler ve bizler birbirimizle bu yolla iletişim kurabiliriz. Enerjinin taşıdığı enformasyon, onun içeriğini de belirler. Bir enerjinin içeriği algılanabilir ve anlaşılabilir olabilir. Ama bu­nun tersi de geçerlidir. Meselâ yabancı bir dil­deki enerjetik içerikleri algılayabilmemize rağ­men, bu lisanı öğrenmediğimiz sürece söyle­nenleri anlayamayız.

Her içeriğin her zaman belirli bir formu var­dır. Form ve içerik birbirlerini zorunlu kılarlar. Belirli bir içerik sadece belirli bir forma dökü- lebilir. Kelimeleri kullanarak sözel bir iletişim kurmak istediğimizde, içeriğimiz (mesajımız) için belirli bir lisan formunu seçeriz; örneğin Almanca, İngilizce veya başka diller gibi. Ken­dimizi, konuşmanın dışında beden dilini kul­lanarak da ifade edebiliriz. Birinden hoşlan­madığımızda, ona sırtımızı döneriz. Bu enfor­masyonla verilen mesaj da, tıpkı diğerleri gibi anlaşılabilir bir iletişim şeklidir ve bir başka enerji formudur. Günlük yaşamımızda sürekli olarak birbirlerinden farklı formları ve içerikle­ri kullanırız. Sözlü iletişim, bu konudaki örnek­lerden sadece birisidir.

Her enerji formunun kendine özel bir yapı­sı vardır. Form kendisini yapısının tabiatına göre gösterir. Neticede hangi içeriğin nasıl bir forma döküleceğini belirleyen de, bu yapıdır. Eğer form ya da içerik değiştirilirse, öbürü de değişir. Form olarak bir kabın sahibiysem, onu ancak su gibi belirli bir içerikle doldurabilirim. Sahip olduğum bu kabın formunu biraz değiş­tirdiğimde, meselâ onu küçülttüğümde, içeriği de değişir.

Bizim örneğimizdeki durumda, suyun mik- tan değişir, yani kaba doldurabileceğim ener­jinin miktarı azalır.

Bu kabın üzerinde delikler açarsam, kabın yapısını değiştirmiş olurum. Değiştirilen for­muna artık sadece belirli bir içerik dolabilir. Bu formdaki bir kap, suyu içinde tutamaz, an­cak kil ya da taş gibi katı şeylerle dolabilir. Böylelikle formun içine dolan enerji artık nite­lik açısından da değişmiş olur.

Bunu, bilinç düzeyi alanına da uyarlayabili­riz. Bilinç de belirli bir formu, içeriği (niteliği) ve enformasyonları bulunan enerjiden başka bir şey değildir. Ancak farklı yapılardan mey­dana geldiği için bu yapılara uygun içerik ve enerjilerle doldurulabilir bir özellik taşır.

Aklımızın, ruhumuzun ve irademizin gücü ile bilincimizin yapısını değiştirebiliriz. Böyle­likle bilinç yapımıza uygun olan içerikleri de değiştirmiş oluruz. Bu, kesin olarak şu anlama gelir: Birer enerji oldukları için, duygularımızın da, içine dolacakları belirli bilinç yapılarına in- tiyaçları vardır. Gereken bu yapı, insanın zihin­sel (mental) yapısı, yani insanın düşünce biçi­midir.

Zihinsel yapımızı değiştirirsek, duyguları­mızı da değiştiririz. Tespit etmiş olduğumuz gibi insan, bir hedefi bulunduğundan ve evri­min değişim sürecinde etkin bir parça olarak yer aldığından, sürekli olarak ileriye doğru, da­ha yüksek bir İnsanî bilince ulaşmak amacıyla çalışmak zorundadır. Bilincimizi biraz olsun genişletebildiğimizde, ona akan enerjinin içe­riği de değişecektir.

İşte bunun için, ilk işimiz bilinç yapımızı ve formumuzu değiştirmek olmalıdır. Bilinci­miz kendisini, zihinsel (mental) yapı formuyla ifade eder. Buradan hareketle gelişimimizin, enerji çalışmalarıyla ve düşüncelerimizi de­ğiştirmemizle yakından ilgili olduğunu söyle­yebiliriz.

Tekrar enerjilerin yapılarına dönelim: Enerjiler, zamansal açıdan daima dalgalar ha­linde seyrederler.

Enerjilerin Seyri

Mekân i i

wvwv - ►

Zaman

Zaman, günlük bilincimizin bir illüzyonu (yanılsaması) olsa da, ona bağlı durumda bu­lunuruz ve bizim için algılanabilir olan feno­menleri, zamanla ilgili kavramlarla açıklamak zorundayız.

Enerjiler daima dalgalar halinde hareket ederler. Bununla ilgili olarak çok basit örnek­ler verecek olursak şunları sayabiliriz: Işık dal­gaları, sinüs ve kosinüs, ekonomik gelişme­ler...

Fakat bizim duygusal hallerimiz de dalga­lar halinde bir biçim gösterirler. Sevinç ve üzüntü, memnuniyet ve hoşnutsuzluk gibi sü­rekli bir dönüşüm içinde, birbirleriyle yer de­ğiştirirler. Bilincin gelişiminde de durum tıpkı böyledin Dalgalar halinde ve hep yukarıya doğru bir hareket vardır, bu nedenle hep da­ha yüksek ve daha geniş bir bilinç hedeflenir. Uzun bir süre kendimizi bu konuda inceleye­cek olursak, bu dalgalı seyrin ve duygulanmı- zın çok daha iyi farkına vanrız.

Belirli bir enerjinin dalgalı seyri, artı ve ek­si uçlardaki birer noktayla belirlenir. Bu iki uç­taki noktalarda enerjinin niteliği dönüşür ve tekrar diğer uca doğru yönelir. Bir enerjinin, artı ve eksi uçlar arasında hareket edebileceği iki gerilim noktasına ihtiyacı vardır. Hayatımız­da bu gerilim ilişkisini, artı ve eksi arasında bir oraya, bir buraya dalgalanarak yaşanz Bu sü­reç bilge kişiler tarafından atasözleri ile şöyle ifade edilir: "Her yükselişten sonra bir düşüş gelir" veya: “Artık devana edemeyeceğini dü­şündüğün anda uzaktan bir ışık görünür." (Ka­ranlığın en yoğun olduğu an, ışığa en yakın ol­duğun andır aslında.)

Enerji Seyrinin Sıra Dışı Noktaları

Mekân

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

Hayatta öyle evreler vardır ki, her şey ters gidiyor gibi görünür. Bu gibi dönemlerde be­lirli enerjiler hayata sızarak farklı yaşam alan­larına yayılırlar.

Sonra insan tam da dibe vurduğuna inandı­ğı bir anda, ilgili enerjiler dönüm noktalarına ulaşarak niteliklerini değiştirirler ve her şey tekrar yukarıya doğru bir tırmanışa geçer. Bu­rada, ilgili enerjilerin formunu bilincimizde hazırlayan da kendimiz oluruz.

Çünkü duygular (enerjiler) ancak bu şekil­de bilinç yapımıza dolabilirler. Şimdiki bilin­cimiz, şimdiye kadar olan gelişimimizin bir neticesidir. O halde şayet duygularımızı ve ya­şamımızı değiştirmek istiyorsak, bilincimizi uygun bir formda ve yapıda olacak şekilde de­ğiştirmemiz gerekir.

Bir enerjiye ve onun niteliğine örnek ola­rak, sevincin ve hüznün oluşturduğu zıt kutup­lu bağlantıyı verebiliriz: Enerji, bir yüksek: "Sevinç” ve bir alçak: "Hüzün” arasındaki iki aşırı uçta dalgalar halinde seyreder.

Bilincimizin yapısına (yani, onun gelişmiş­liğine) göre, bu enerji daha güçlü veya daha zayıf olarak yaşamımıza girebilir, daha yukarı­daki veya daha aşağıdaki bir uca vurabilir, da­ha uzun veya daha kısa süreli olarak hayatı­mızda ön plâna çıkabilir. Bilinç, ilgili enerjiyi kendi akışına bırakırsa, o, kendi ilk formuyla ve tüm gücüyle görevini yerine getirecektir.

Verilen bu örnekte sevinç ve hüzün gibi birbirlerine zıt duyguların bir tek enerji for­muna bağlandığı görülüyor. Bizim bilincimizin anlayamayacağı bu durum, paradoks bir bağ­lantıya işaret eder.

Ancak bununla iki aşın ucun enerjetik açı­dan birbirlerinden farklı olmadıkları ve bu iki aşırı ucun aslında aynı olan tek bir enerjinin iki farklı görünüşü olduğunu da belirtmemiz gerekir.

  • ► Daire

Zamanın günlük bilincimizin oluşturduğu bir fenomeni olduğunu hatırlayalım. Sevinç- hüzün enerjimizin dalgalar halindeki seyrine bakar ve zaman faktörünü de bu resimden çı­kartırsak, sonuçta bir daire elde ederiz.

 

 

Dairede yukarısı veya aşağısı olmadığı gibi, pozitif veya negatif de yoktur. Orada her şey eşdeğerdedir. Dairenin içinde sevinç ve hü­zün görüntülerinin yerlerini de tespit edeme­yiz. Bu, şu anlama gelir: Enerjiyi hissetme bi­çimimiz, yani onu sevinç ya da hüzün olarak algılamamız tamamen ve sadece bize bağlıdır. Bu durumda, belirleyici olan tek nokta, olaya bakış açımız olur. Bakış açımızı ya da dünya görüşümüzü de tecrübelerimizin toplamı (ya­ni, zihinsel yapımız ve bilinç düzeyimiz) "Po­tansiyel Yasası” meydana getirir. Enerjilerin dönüştürülmeleri (transformasyonları), "birey­sel bilinci" geliştirmeyi sürdürmek ve yapılan değiştirmek anlamına gelir. Bunun hangi bağ­lantılar içinde gerçekleştiğini “Zıt Kutupluluk” Bölümü'nde göreceğiz.

Enerjideki aşın uçlann, yani birbirlerine karşıt kutupların bağlantılarının nasıl oldukla- nnı bir Çin sembolü olan “Yin ve Yang"da gö­rebiliriz. Başka anlamlarının yanı sıra, bu sem­


 

bolde, tarafımızdan zıt olarak duyumsanan enerjilerin birbirleriyle dengelendiği, enerji­nin bir ucunun kendi zıt ucunu yaratmak için, onun özünü içinde barındırdığı açıkça görülür. Bizim örneğimizde ise bu, bilincimizdeki enerji niteliğinin iki uç noktada, sevinçten-hü- züne, hüzünden-sevince geçerek değişmesi şeklindedir.

  • ► YinVeYang

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

Yin ve Yang sembolünün bir başka görünü­şü de enerjileri çevreleyen bir daire olması­dır. Daire, uyum ve birliğin sembolü olarak bi­linir ve kendisini birçok mandalada ifade eder. Dairenin içeriği her ne ise, o içerik hem kendi içinde, hem de çevresiyle olan ilişkile­rinde uyumlu ve dengeli olmalıdır. Bunu ener- jetik örneğimize uyarlayacak olursak, daire içindeki enerjilerin her zaman ölçülü, dengeli ve uyumlu olmaları gerektiğini söyleyebiliriz.

  • ► Eneıji Yasası’nm özeti

Varolan her şey enerjidir. Her enerjinin be­lirli bir niceliği (miktarı), niteliği (kalitesi), en­formasyonu (içeriği)ve formu (yapısı) vardır.

Enerji hiçbir zaman yok edilemez. Enerji sadece değiştirilebilir ya da dönüştürülebilir.

Her şey, her şeyle bağlantılı olduğu için, her şey diğer şeylerle etkileşim halinde bulu­nur.

Zıt kutuplu iki aşırı ucu bulunan enerjiler dalgalar halinde seyrederler.

Enerjetik aşın uç noktalar, bizim bilinçleri­miz tarafından farklı olarak algılanırlar. Oysa bütün enerjiler eşdeğerdedirler ve aralannda (bilincimizin algılayamadığı) bir birlik oluştur­maktadırlar.

  • ► Enerji Yasası’yla İlgili Olan Ve Kişiyi Yansıtan Sorular
  • Duygusal durumlar ya da olaylar formuy­la hangi enerjiler sizde daha çok göze çarpı­yor?
  • Hangi enerjileri daha sık deneyimlemek- tesiniz?
  • Hangi enerjileri daha az deneyimlemek- tesiniz?
  • Bu enerjilerle dolan zihin yapınız hangi modele sahip? Öğrenme sürecinden geçerken değişen zihinsel yapınız sayesinde yaşamınız­da hangi enerjiler değişti?
    • Zıt Kutupluluk (Polarité) Yasası

Varolan her şeyin belirli yasalarla bir düze­ne tâbi olduklarını ve kendilerini bir enerji formunda dışa vurup-gösterdiklerini öğrendik. Bu aşamada insanın hangi temel yasalara tâbî olduğunu ve ilgili enerjilerle yaşamı nasıl algı­ladığını sorgulama gereksinimi ile karşılaşıyo­ruz. Bu konuda ihtiyaç duyduğumuz bilgiyi bi­ze Zıt Kutupluluk, yani Polarité Yasası verir.


 

 

şımızla ilgili verebileceğimiz genel örnekler şunlardır-. Gündüz-gece, aydınlık-karanlık, yu- kansı-aşağısı, bu taraf-öte taraf, bu âlem-öte âlem, acı-tatlı, siyah-beyaz, yaz-kış, sıcak-so- ğuk, gökyüzü-yeryüzü, savaş-banş, erkek-ka- dın, yaşam-ölüm, artı-eksi...

Bu dünyadaki her şey birer enerji formu ol­duğuna göre, duygularımızın ve hislerimizin de karşıtları vardır. Duygularımızdaki zıt ku­tupluluğu, onları birbirlerine dönüştürerek aşabiliriz. Böylelikle sevgiye yaklaşarak ışığı serbest bırakabiliriz. Bu konuyla ilgili zıtlıklar şunlardır.

 

Zıt Kutupluluk Yasası çok basitmiş gibi görün­se de, onu bireysel hayatımıza entegre eder­ken büyük zorluklarla karşılaşırız genellikle.

Zıt Kutupluluk Yasası şöyle der: İnsan dün­yayı sadece zıt kutupluluk içinde öğrenebilir. Karşıtı olmayan herhangi bir şey, insan zihni tarafından tasavvur edilemez. Zıt Kutupluluk Yasası her şeyin bir de karşıtının varolduğunu söylerken "şayet bir şeyin karşıtı yoksa, onun kendisi de yoktur, çünkü biri, diğerinin varlığı­nı zorunlu kılar” der.

Günlük yaşamımızda her gün deneyimledi- ğimiz hayatî zıtlıklar da buna dahildirler: Ne­fes alış-verişi, uyumak-uyanmak, gerilmek- gevşemek, beslenme-dışkılama... gibi. Nefes aldıktan sonra, bu nefesi vermek zorundayız. Burada hemen görünen şu ki: Bir kutba sade­ce onun zıt kutbu üzerinden ulaşmak müm­kündür. Kutuplardan birisini kaldıracak olur­sak, artık diğeri de varolmaz. Nefes almazsak nefes de veremeyiz.

İlk bakışta göze çarpmasa da, bu bağlantı­lar varolan tüm zıtlıklar için geçerlidirler. Hü­zün yaşanmadan sevinç tarif edilemez. Zıtlık­lar içinde yaşayarak düşünürüz. Karşıtı bulun­mayan bir şeyi, örneğin Yaratan'ı bu nedenle insan aklımızla tasavvur edemeyiz, çünkü Ya­ratan dışında her şey iki kutupludur, yani her kutup, bir zıt kutba ihtiyaç duyar. Her ikisi de birbirlerinin varlığını zorunlu kılar, birbirlerini yaratır ve ancak birlikte varolabilirler. Bu bağ­lantıyı Yin-Yang sembolünde çok açık bir şe­kilde görmek mümkündür. Bu sembolde, iki kutup da eşdeğerdedirler ve ancak beraber olduklarında, yani aydınlık ve karanlık taraf bir araya geldiklerinde bir bütünlük oluşturabili­yorlar. Zıt Kutupluluk aslında, bir ve aynı şe­yin iki farklı görüntüsüdür.

Zıt Kutupluluk Yasası’na tâbi olarak yaşayı­

KORKU

Nefret

Zor kullanmak

Kıskançlık

Bencillik

Gurur

Öfke

Keder

Acı

Ağrı

Telâş

Hoşnutsuzluk

Endişe

Saldırganlık

Reddetmek

Nazara almamak

Hüzün

Kendini beğenmek Smırlamak-kısıtlamak Çaresizlik Güç-iktidar

SEVGİ

Kendini sevmek Hür bırakmak Kendini geliştirmek Diğerini de düşünmek Fedakârlık Kendini kabul etmek Acı duymamak Sağlam olmak Mutlu olmak Sabır

Memnuniyet Merak etmemek Barışseverlik Kabul etmek Paylaşmak Sevinç

Doğallık ve sadelik Kendini gerçekleştirmek Umut

Alçakgönüllülük


 

Korku ve sevgi, hayatımızda bulunan temel duygusal motivasyon faktörleridir. Bu birbiri­nin zıddı çiftten, yukarıda sıralanmış olan tüm diğer zıt kutuplar da doğarlar. Çünkü sevginin karşısında duran, korkudur. Korku, bizim as­lında olmak istediğimiz gibi olamamamızın sebebi, yani bize engel olan şeydir. Yukanda sol tarafta belirtilen kutupların hepsinin te­melinde korku vardır. Bu kutuplan yaşayarak, bunlann temelinde yatan korkulan araştırma­lıyız. Sağ tarafta sıralanan kutupların temelin­de ise, sevgiye ve sevgi dolu ilişkilere götürü­cü bir motivasyon bulunur. Bunlar, solda sıra­lananlardan daha değerli ya da "iyi” değiller­dir, ama daha hoş olduklan kesindir.

Yaşamımız boyunca manevî görevimize uy­gun olan bazı zıt enerjilerle yüzleşmek zorun­da kalınz. Bazen bir zıt kutupluluğu daha yük­sek bir düzeye dönüştürebilmek için, en aşırı noktasına kadar yaşamamız gerekebilir. Bir kutbu yaşamak, kişiye tecrübe kazandırır. Çünkü sadece tecrübe ederek öğrenebiliriz. Ne öğrenmemiz gerektiğini anlayana ve öğ­rendiğimizi günlük yaşamımızda kullanılabilir bir hâle getirene kadar hep aynı kutuplarla yüzleşir-dururuz.

Örneğin güç-alçakgönüllülük çiftindeki kar­şıtlıkta, bu enerjileri içeren benzer durumları yaşamak zorunda bırakılınz ki,

106
0
0
Yorum Yaz